MENU

1968 Kadınları: Hareketin Ayak Sesleri

1968 KADINLARI

 
Jacqueline Heinen –
 
Jacqueline Heinen, IV. Enternasyonal Birleşik Sekreterliği Büro üyeliği yapmış ve Kasım 1979 XI. Dünya Kongresinde kabul edilen “Sosyalist Devrim ve Kadınların Kurtuluş Mücadelesi” kararını kaleme alanlardan biridir. Seksenli yıllarda gizlice yayınlanan Polonya dilindeki Inprekor’u yönetti. Kadınlar ve İşçi Hareketi (Yazın Yayınları) kitabının yazarlarındandır.
 
Bu yazı Inprecor’un 25 Mayıs 1978 sayısında ilk kez yayınlanmıştır.

 

Öğrenci ayaklanmasının Fransa’daki genel grevi ateşleyici rolü herkesin malumu. Bu, aynı dönemin Alman veya Amerikan öğrenci hareketleriyle karşılaştırılabilir türden toplumsal bir harekete dönüşme fırsatını bulabilmiş bir ayaklanma değildi kuşkusuz. Buna karşılık, Berlin veya Berkeley’de baş vermiş ve savaş karşıtı hareketin en güçlü olduğu günlerde otorite karşıtı sloganların çoğunu da kendine şiar edinmişti. Kapitalist eğitimin kâr güdümlülüğü, medyanın yoğun propaganda bombardımanıyla beyin yıkamadaki rolü, tüketim kültürü, savurganlık, hiyerarşi ve antiemperyalizm, 60’lı yılların sonunda tüm kapitalist ülkelerdeki öğrenci ayaklanmalarının ana temalarıydı ve eylemlerinin temel saldırı hedeflerini oluşturuyordu.1968 Mayısı, geleneksel değerlerin ve burjuva düzeninin sorgulanmasına yol açan bir toplumsal krizin başlangıcıdır. Bu kriz, o zamandan bu yana gelişen tüm toplumsal hareketlerin kök saldığı bir kriz ol muştur. Bu hareketler, “hayat kalitesi”nin yükseltilmesindeki ısrarlarıyla işçi sınıfının geleneksel sınıf örgütlerinin işbirlikçiliğine bir meydan okuma niteliği taşıyagelmiştir. Aile, okul veya hapishane gibi burjuva kurumlarının baskıcılığına karşı çıkan hareketlerden, çevre ve ekoloji hareketleri ile ulusal veya dinî azınlık hareketlerine varıncaya kadar, bütün toplumsal hareketler “toplumsal entegrasyonun”, eşi benzeri görülmemiş bir krizle sarsılan kapitalist sistemin bir aldatmacasından ibaret olduğunu kanıtlamaktadır. Bütün bu hareketler arasında, kadın özgürleşmesi hareketi, yüklenmiş olduğu işlev itibarıyla en önemli toplumsal hareketlerden biridir: Bu, sadece insanlık nüfusunun yarısını oluşturan kadınların sessizlikten ve maruzkaldıkları baskıdan sıyrılmalarını sağlaması ve böylece, onlara özelihtiyaçlarını ve taleplerini dile getirme imkânı sunması itibarıyla değil, devrimcilerin öne çıkardıkları işçi sınıfının birleşmesi amacına tüm anlamını vermesi itibarıyla da böyledir.
 
Buna karşılık Fransa’da kadınlara yönelik özgül baskı meselesi dile getirilmemiştir. Sorbonne’da bu konuda birkaç genel kurul toplantısı yapılmış ve 1968 Mayısı hareketi içinden, Ameri kan feministlerinin radikalleşmesinin etkisiyle birkaç kadın grubu doğmuş olsa da, kadının özgürleşmesi meselesi, sadece, anlamlı bir güce sahip olmayan birtakım dar çevrelerin meşgalesi olmuştur (aynı dönemde İtalya’da, İsviçre’de, hatta İspanya’da buna benzer küçük “bilinçlenme grupları” ortaya çıkmıştır) Ancak bütün bunlar, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada veya İngiltere gibi Anglosakson ülkelerde veya Avrupa’daki en önemli öğrenci hareketlerinden biri olan Alman Sosyalist Öğrenciler Federasyonu (SDS) hareketinde erişilen feminist bilincin gücüne yaklaşamamıştır bile.

 
Alman SDS kadınları ayaklanması
 
“Kadınlara yönelik toplumsal baskı meselesini bireysel yollarla çözemeyiz. Devrim yapılmasını veya devrimin amacına ulaşmasını da bekleyemeyiz, zira sadece ekonomik-siyasî bir devrim özel yaşama yönelik baskıyı ortadan kaldırmaz; sosyalist ülkeler bunun örnekleriyle doludur.” (1968 yazında SDS Temsilciler Konferansı sırasında Kadın Özgürleşmesi İçin Eylem Konseyi’nin sunduğu bildiri). Bu, bir ayaklanmanın başlangıcıydı. Berlinli kız öğrenciler, kendilerini izleyen pek çok kadının sahip çıkıp devamını getirecekleri bir tespitte bulunmuşlardı: Öne sürülen amaçlara (burjuva eğitiminin dayattığı hiyerarşinin, disiplinin ve bireyci değerlerin reddi) ve emperyalizme ve burjuva düzenine karşı eylemlerdeki kararlılığa rağmen, bu hareket bünyesinde bile geleneksel kadın-erkek ilişkilerinde bir değişiklik görülmüyordu.
 
1968’in kış ve bahar ayları boyunca, kadın olmaya has şartlar üzerine kafa yormak üzere “kadın kadına” bir araya gelmeye başlayan kadınlar şöyle diyordu: “Özel ve kamusal yaşamların ayrılması, kadını her daim yalıtılmışlığa iter ve kadın bu şekilde yaratılmış olan çatışmayı tek başına üstlenmek durumundadır. Toplum, kadını en genç yaşından itibaren aileye göre hiza alarak yaşamaya meyletmeye koşullandırılmıştır ve ailenin kendisi de, mücadele ettiğimiz üretim ilişkilerine tabidir.” Bağımsız bir grup olarak çalışma kararlarının ciddiye alınmadığını ve başlangıçta erkek yoldaşlarının alaylı lâf dokundurmalarını kışkırtmaktan öteye gidemediğinin altını çizmiş ve şöyle devam etmişlerdir: “Bu gün bizi kendimizi geri çektiğimiz için kınamakta, kuramlarımızın tamamen yanlış olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadırlar; özgürleşmek için erkeklere ihtiyacımız olmadığı iddiası gibi, asla telâffuz etmediğimiz saçmalıkları iddia ettiğimizi söyletmeye çalışmaktadırlar (…). Tam da, özgürleşmenin ancak toplumsal düzeyde mümkün olabileceğinizi düşündüğümüz için buradayız.”
 
Grubun bu kongredeki varlığı, kendi adlarına öğrenci hareketi bünyesindeki cinsiyetçi reflekslere karşı yürütmeyi düşündükleri mücadelenin özgüllükleri bir yana, terslemelere, cesaret kırıcı davranışlara inat, ortak bir mücadelenin temellerini atma iradesini ifade ediyordu. “Ataerkil toplumu topa tutmakla, kıyasıya eleştirmekle yeteri kadar “ilgilenenler” sadece kadınlardır. Kadınlar toplumsal örgütlenmenin radikal biçimde değişmesinin tek teminatıdır. Bunu başarmak için geçici bir yalıtım gerekmektedir.”
 
Sadece kadın kadına olma (karma gruplar oluşturmama) konusunda tedbirli (iki ay sonra kaleme alınan bir raporda şunu belirtmek durumunda kalmışlardır: “Geri çekilmemiz geçici; tek amacı, hiçbir şeye aldırmaksızın ve hiçbir uzlaşmaya yanaşmaksızın kendi kendimizi tanımlamak”) ama her daim kararlı bir tavır söz konusuydu. Raporları şu tehditle bitiyordu: “Yoldaşlar, bu son derece temel tartışmaya hazır değilseniz, SDS’in karşıdevrimci döküntü bir örgütten başka bir şey olmadığını düşüneceğiz.” Ve konuşmacı sözlerini şu şekilde bağlıyordu: “Temsil ettiğim kadın yoldaşlarım bunun sonuçları göze almaktadır.” Bu satırlar özerk bir kadın hareketinin stratejik önemine dair görüşümüze temel oluşturan unsurları daha o zamandan vurguluyordu: kadınların kendilerini ifade etme ve söz alma becerilerine güvenmeleri gereği; ailenin rolüne ve özel ve “kamusal” yaşam arasındaki ayırıma karşı mücadele etme; kadınların ortaya koymaya başladığı özgürleşme talebine karşı oluşan dirençle –sol örgütler bünyesindekiler dahil– hiçbir uzlaşmaya yanaşmaksızın mücadele etme. Bu satırların ortaya koyduğu bir diğer unsur, analizi besleyen Marksist yaklaşımdır. Ve bu bir tesadüf değildir: SDS’in kalesi olarak bilinen “Berlin Özgür Üniversite”de yürütülen tartışmalar, bazılarının kafası hâlâ karışık olsa da, taraftarlarının çoğunun Marksizmin ve Leninizmin temellerine sahip çıkma iradesini yansıtıyordu. Bu, SDS kadınları için de geçerliydi. Öncelikli olarak aile annesi kadınların ihtiyaçlarına cevap verme kaygıları, aynı şekilde, Berlinli öğrenci hareketinin bir kanadı tarafından başlatılan işçi nüfusa vahşi kreş (kinderlaeden) deneyimini yayma yönündeki –kısır– girişimleri, en çok baskı gören kadınların durumuna dair analizlerinde sınıf yaklaşımından hareket ettiklerini ortaya koyuyordu. Hareketin daha sonra her türlü Marksist yaklaşımı terk etmesi ise ancak pek çok unsurun bir araya gelmiş olmasıyla açıklanabilir. Geleneksel örgütlerin giderek sağcılaşan bir sosyal demokrasinin etkisi altında olduğu ve 60’lı yılların sonundaki muhalif hareketin işçi kitleleri açısından güvenilir bir devrimci kutup yaratmayı başaramadığı bir ülkede, giderek artan sayıda kadın grubunun eylem ve etki alanlarını proleter kadın katmanlarına doğru genişletecek girişimlerde bulunmaktan vazgeçip, işçi sınıfından kopmasında şaşılacak bir yan yoktur aslında. Ayrılıkçı teorilerin etkisi ve Almanya’daki mevcut radikal feminist akımın gücü, işçi sınıfının bürokratik yönetimlerinin feminist taleplere karşı gösterdikleri direnç ve Almanya’da toplumsal barış olgusunun ağırlığı ile doğrudan ilişkilendirilmelidir.
 
Ancak buna, feministlerin, gerek kuramsal düzeyde dile getirdikleri sorunlar (özellikle de kapitalist sistemde kadınların maruz kaldıkları baskılara dair analizleri söz konusu olduğunda), gerekse kendi mücadelelerini ele alma konusunda, öğrenci hareketi ve genel olarak aşırı sol örgütler bünyesinde maruz kaldıkları tavrı da eklemek gerekir: düşmanlık demeye dilimiz varmasa da, en azından duyarsızlık olarak tanımlanacak bir tavırdır bu…

 
İlk Amerikalı feminist grupların saldırganlığı
 
Alman kadın öğrencilerin –ister kuramsal çalışma gruplarında, ister kreş hareketi gibi somut hareketler aracılığıyla olsun– maruz kaldıkları baskıyı ifade etmeye başladıkları sıralarda, Amerika’da da birtakım feminist gruplar ortaya çıkmaya başlamıştı. Aralarından bazıları topluma karşı isyanlarını ifade etmek için gösterişli eylem yollarını tercih ediyorlardı (1967 sonbaharında Washington’da yapılan bir savaş karşıtı gösteri vesilesiyle gerçekleştirilen “kadınlığın toprağa verilmesi” eylemi veya ertesi yıl Miss America yarışmasını engelleme girişimi gibi). Ancak hareket esas olarak, kadınlıklarının bilincine varmış, ortaya çıkmaya başlamış yeni ve tartışmalı fikirleri tartışan küçük “bilinçlenme toplantıları”nın yapıldığı yeraltı örgütü hareketi olarak gelişip ilerledi. Bu neredeyse görünmez hareket, kendini, iki yıl sonra, 26 Ağustos 1970 tarihli kadın grevinde gösterdi. Pek çok şehirde yapılan gösteriler, kreş talebiyle yerel yönetim binalarının işgali, kadınların, sekreterlerine hizmetçi muamelesi yapan patronları protesto etmek amacıyla otoyollarda kupa kırmaları gibi pek çok eylemin yapıldığı hareketli bir haftanın ardından, yaklaşık 20 bin kişi 5. Cadde’de “Kürtaja özgürlük! 24 saat açık kreşler! Eğitim ve işte eşit haklar!” sloganları atarak yürüdü. Bu, Amerikan Kadın Kurtuluş Hareketi’nin (Women Liberation Movement – WLM) ulaşmış olduğu çarpıcı aşamanın zirvesiydi. Başdöndürücü bir hızla gelişen feminist basının ürettiği ve hareketin kurucu belgeleri niteliğindeki yazılar, çoğu Marksist etki altındaki Alman kadın öğrencilerinkinden farklı bir duruş sergiliyordu. Buna karşılık, Amerikan öğrenci hareketi mensubu kadınları isyana teşvik eden amaçlar, Avrupalı kızkardeşlerininkinin aynısıydı: sadece bildiri basıp dağıtmaya yarayan daimi “ikinci sınıf” hizmetçi olmanın reddi, nihayet sözü ele alma iradesi. Tıpkı Almanya’da olduğu gibi, burada da başlangıçta, işçi sınıfı için marjinal olan ve sayısal gelişiminin işçi hareketi bünyesindeki örgütlere hâkim olan cinsiyetçiliğin zincirlerini kırmaya yetmediği bir hareket söz konusuydu. Ancak kadın hareketinin fikirleri zamanla toplumun tüm hücrelerine sızacak; sendikalarda, işyeri ve işletmelerde kadın gruplarının ortaya çıkmasına, siyahî veya Latin Amerika kökenli ya da hispanik kadınlar tarafından kurulan örgütlerin doğmasına yol açacaktı. Özellikle 1974-75 tarihlerindeki ekonomik buhran döneminden sonra, en çok sömürülen ve baskıya maruz kalan kadınlar radikalleşmeye ve ağırlıklarını işçi hareketi örgütlerinde hissettirecek denli bir kuvvetle örgütlenmeye başladılar.

 
Britanya’da eşit ücret mücadelesi
 
Britanya’da ortaya çıkan ilk kadın gruplarından biri, 1968 baharında Hull’deki balıkçı eşlerinin mücadelesini desteklemek amacıyla kurulmuş olan bir gruptur. Birkaç ay önce pek çok balıkçı teknesinin kaybolması üzerine harekete geçen balıkçı eşleri, denize çıkan erkeklerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve güvenliklerinin sağlanması için mücadele ediyorlardı. Grup, basının bu öfkeli kadınlara karşı takındığı düşmanca ve aşağılayıcı tavır karşısında, eşit haklar için uzun vadeli bir mücadele yürütme kararı aldı. 1968 Mayısında, Ford fabrikasının kadın işçileri erkeklerle eşit ücret alma talebiyle greve gittiler. Bu grev esnasında, kadınlara eşit ücret ve eşit haklar tanınması için mücadele veren Kadınlara Eşit Hak için Ulusal Birleşik Eylem Kampanyası (National Joint Action Campaign for Women’s Equal Rights – NJACWER) adlı bir sendikal örgüt kuruldu. Bu örgüt, pek çok İngiliz feministinin bilinçlenmesinde belirleyici bir rol oynadı. Cinsiyetçi ayrıma bağlı sorunlar ilk defa bu örgüt sayesinde kamuya açık bir şekilde tartışılır hâle geldi. Kuşkusuz, NJACWER’e mensup gruplar, toplumdaki yerlerini sorgulamaya başlamış olan kadın öğrenciler de toplumun ayrıcalıklı kadın katmanlarını işçi kadınların yanında mücadeleye katma konusunda kısıtlı bir etki alanına sahipti: Sendika bürokrasisine hâkim olan kontrol arzusu, bu grupların etkinlik sahasını ve inisiyatif alma becerisini kısa zamanda sınırlandırdı. Ve feministler arasında bürokratların otoriterliğine karşı ciddi bir güvensizlik doğdu. Ancak kadın kitlelerinin –ifadesini özellikle de Ford’daki kadın çalışanların eşit ücret taleplerinde bulan– ihtiyaçları karşısında marjinal kalmama kaygıları, İngiltere’de doğmakta olan kadın hareketinin esas özelliğini oluşturdu. Diğer ülkelerde olduğu gibi, burada da esas olarak öğrenciler, entelektüeller ve düşük bir ölçüde hizmet sektöründe çalışan kadınlardan oluşan bu hareket, her şeye rağmen, proleter kadınların temel meselelerine ve taleplerine (eşit ücret, eşit haklar, kürtaj, dayak yiyen kadınlar, vb.) hitap eden kampanyalar yapmak konusunda daha hızlı davrandı ve bu kampanyalar, işçi hareketi bünyesinde genellikle gerçek bir destek gördü. İngiliz işçi hareketinin örgütsel açıdan ayırdedici bir özelliğe –sektörel veya işyeri sendikalarından görece bağımsızlıkları, çok sayıda sendikal yapı olması– sahip olmasının kadın hareketinin bir kongre marifetiyle şu ya da bu iş dalında destek görmesindeki rolü yabana atılır gibi değildir. İngiltere’de 1968 sonrası siyasî durum ve her alanda verilen mücadelelerin artması, kadın hareketinin işçi sınıfı karşısında pek az marjinalleşmiş olmasını da açıklamaktadır. Ancak, kadın işçilerin grevleri ve devrimcilerin kadın hareketinin tartışmaları içinde yer alıp ilk inisiyatiflere katılmasının oynayacağı belirleyici rol, İngiliz kadın hareketinin de evrimini belirleyecektir.

 
Oluşum hâlinde bir hareket
 
Bu üç örnek, Fransa’daki kadın özgürleşme hareketinin Mayıs 1968’inden neden ancak iki yıl sonra şekillenmeye başlayabildiğini daha iyi anlamamızı sağlamaktadır. Toplumsal krizin dün ya çapında genelleşmesi, kapitalizmin üçüncü çağı altında yaşayan kadınların radikalleşmesinin temelinde yatan nesnel unsurlara evrensel bir nitelik kazandırmıştır. Ücretli çalışan kadın yüzdesindeki artış; eğitim seviyesinin yükselmesi; doğum kontrol ve kürtaj tekniklerinin ilerlemesi; ev işi alanında sürekli artan makineleşme, kadınların gözünde, hâkim kâr sistemine içkin çelişkileri, toplumsal gelişme potansiyelleriyle içine hapsedilmiş oldukları gündelik gerçeklik arasındaki boşluğu şu ya da bu derecede açığa çıkaran unsurlardır. Ancak rakamlar ve istatistikler açısından nesnel durum gelişmiş kapitalist ülkelerin çoğunda 1960’lı yılların sonunda fazlasıyla benzer görünse de bu kadın bilinçlenmesinin her ülkede farklı ritmlerde gerçekleşmesini engellememiştir. Fransa’da feminist hareketi frenleyen unsurlar arasında, öğrenci hareketi patlamasının kısalığı olduğu kadar, Katolik Kilisesi’nin âdetler, bireyler arası ilişkiler (kadın her şeyden önce anne ve eş olarak algılanmaktadır) üzerindeki ağırlığı, doğum kontrolü metotlarına ulaşmayı kısıtlayan yasalar veya aile ve kadının toplumdaki yeri konusunda hâkim ideolojiyi olduğu gibi yeniden üreten Stalinci bürokrasinin işçi sınıfı üzerindeki kontrolünün de etkisi vardır. Bu farklı unsurlar, değişen biçimlerde de olsa, İtalya’da veya İspanya’da, feminist radikalleşmenin 68 hareketlerinden ancak yaklaşık on yıl sonra başlayabildiği Portekiz veya Yunanistan’da da yaşanan benzer –hatta daha ciddi– zaman farklılıklarını açıklamaktadır. Ücretli çalışan ve ortaokul/lise eğitimi alan kadın oranının diğer gelişmiş kapitalist ülkelerdekinden daha düşük olmasını saymazsak, Katolik Kilisesi’nin on yıllarca süren Franko (İspanya) veya Salazar (Portekiz) diktatörlüklerinden aldığı kuvvetle sivil toplum üzerinde kurduğu tam hâkimiyet veya özellikle Ortodoks Kilisesi’nin, işçi örgütleri tarafından yürütülmesi gereken ve kadının “daha aşağı” bir varlık olduğu yönündeki kanıyı masaya yatıracak bir tartışmanın yokluğundan da beslenen gerici doktrini, Güney Avrupa ülkelerindeki kadın öğrencilerin maruz kaldığı baskının farkına varmalarını güçleştirmiş, en azından geciktirmiştir. Her ne kadar ayrıcalıklı konumları, Almanya veya Amerika’da olduğu gibi, eğitimleri ve meslekî gelecekleri arasındaki uçuruma bağlı bir dizi çelişkiyi daha belirgin hale getirse de, bu böyle olmuştur. 1968 Mayısından on yıl sonra, ilk özgürleşme hareketlerinin ekonomik ve toplumsal krizin ivme kazanmasıyla yaygınlaşan ideolojisi etkilerini göstermeye başlamıştır: Kadınların radikalleşmesi işçi sınıfının dışında gelişen bir hareket olmaktan çıkmıştır. Küçük öğrenci ve entelektüel gruplarından, işçi hareketinin gücü ve etkisinin doğrudan sınıf savaşının derecesine bağlı olarak değiştiği hakikî hareketler doğmuştur. 1968’den on yıl sonra, kadınlar işçi hareketinin karma örgütlerinde, kadın olma durumuna has sorunları tartışmak ve kendi bakış açılarını ortaya koymaya yönelik bir güç ilişkisi dayatmak amacıyla bir araya gelme inisiyatifini ele almışlardır. Hareketin, merkezî inisiyatiflerin ve başlatılacak kampanyaların tartışıldığı yerel veya ulusal koordinasyon toplantılarına giderek daha fazla temsilci göndermeye başlamışlardır. Kuşkusuz, kadın hareketi henüz homojen bir gerçekliği temsil etmenin uzağındadır ve bünyesindeki sınıf yaklaşımını benimsemiş akımların harekete hâkim olmasının önünde de uzun bir yol vardır. Demagojik ifadeler ile kadınların kendilerini ifade etmelerini engellemeye yönelik önlemler arasında gidip gelen sendikal bürokrasi siyaseti, birden fazla kadın militanı tiksindirmekten geri kalmamış ve cinsiyetler arası mücadeleyi sınıf mücadelesinin önüne geçirmiş radikal feminist akımın düşünceleri, kimi işçi kadın kesimlerinde de olmak üzere müritler yaratmıştır. Ancak kadın hareketi buradadır. Oluşum hâlindedir. Ve gelişimini belirleyecek olan unsurlardan biri, devrimcilerin hareketin gelişmesine ağırlıklarını koymaları, kadın kitlelerinin özgül ihtiyaçlarını savunmak için hiçbir uzlaşmaya yanaşmaksızın verilecek mücadeleyi, işçi sınıfının birliğini ve bağımsızlığını güçlendirecek bir sınıfsal yönelime özden bağlı kılmalarıdır.

 
Fransızcadan Çeviren: Zeynep Arıkanlı

 

(Bu yazı Yeniyol’un Yaz 2008 tarihli 30. sayısında yayınlanmıştır)