MENU

Çernobil… Ölümün Sürdüğü Savaş

nükleer

 

Ebru Şeremetli –

 

28 yıl önce 26 Nisan 1986 akşamı ölçüm hataları ve bir arıza sonucu hayati önemdeki soğutma sistemi devreye girmeyince Çernobil nükleer santralinin dört rektör bloğundan birinde patlama yaşandı. Arıza için “insan hatası” denildi.
 
Kaza ve sonuçları henüz bilinmezken, doğudan esen rüzgârla kilometrelerce yol kat eden radyoaktif parçacıklar, Ukrayna ve Rusya’nın kuzeyine, batısına, Avrupa’ya ve Karadeniz’in karşı kıyısına taşındı. Önce suya ve toprağa, ardından tüm canlılara nüfuz etti. Milyonlarca canlı apansız ve habersiz felakete maruz kaldı. Kaza, sınır tanımayan, hesabı imkânsız bir hasara ve ekolojik bir felakete neden oldu.
 
Tanınmış bir gazeteci olan Vilademir Gubarev, infilak eden reaktöre ilk alınan gazetecilerden biriydi. Kazadan üç gün sonra şöyle yazacaktı: “Çernobil bir savaş. 20. yüzyılın savaşı. Daha öncekilerden farklı bir savaş; insanların öldüğü ve ölmeye devam ettiği bir savaş.”
 
Çernobil’e dair bugüne kalan arşiv görüntüleri, Misha ve Kostya’nın da aralarında olduğu bir film ekibi tarafından çekildi. Kazanın boyutuna dair fikirleri yoktu. Ekipmanlarının yüksek radyoaktiviteye maruz kalıp gömüldüğünü tesadüfen öğrendiklerinde kendi sağlıkları için endişelenmekten de vazgeçtiler.

 
Çernobil’in radyoaktif varlığı sürüyor
 
İlk akla gelen sorular şunlardı: Yayılmasına nasıl engel olunacak? Yeni bir patlama nasıl engellenecek? Ve görev şuydu; radyoaktif kirliliğin tamamını tek bir noktada tutmak. Ancak bu başarılamadı. Reaktör tamamen yandı. Tüm saf karbon ve uranyum atmosfere karışmış oldu. Mayıs sonunda esas tehlikeyle karşılaşıldı: Reaktörün altındaki su. Eğer reaktör çekirdeği suya ulaşırsa bu çok daha büyük bir patlamaya neden olacaktı. Bu, tüm Kiev’in radyoaktif kirliliğe maruz kalacağı anlamına geliyordu. İki genç, nasıl bir sonla karşılaşacaklarından habersiz, delik açmak ve suyu boşaltmak için tamamen karanlık olan reaktörün altına girdiler. Çok yüksek doza maruz kaldılar, ama suyu dışarı pompalamayı başardılar. Bu göreve gönüllü olduklarında, Çernobil’e ilk müdahale eden ekibin birkaç hafta içinde korkunç bir radyasyon ölümü yaşadığından habersizdiler.
 
Santral soğutma çalışmalarına katılan 600 bin insan, Çernobil ve çevresinde yaşayan 3 milyon çocuk, kirlenmiş 2,5 milyon hektar toprak Çernobil’den etkilendi. Ve bir daha geri dönmemecesine birkaç saat içinde evinden sürgün edilen binlerce insan… Artan anormal doğumlar, kanser ve zamansız ölüm peşlerini bırakmadı; çünkü artık Çernobil her yerdeydi. Kazadan yaklaşık 4 yıl sonra yalnız tiroid kanserinde yüzde 200’ün üzerinde artış görüldü. 10 km’lik tehlike çemberi içinde kalan, felaketten 4 km uzaktaki 50 bin nüfuslu Pripiat’ın bomboş bir kente dönüşmesi bir günde oldu. Bugün hala bölgeye giriş yasak.
 
Kimi ülkeler, Çernobil faciasını kabullendiler ve bu kirden olabildiğince arınmaya çalıştılar. Radyasyondan etkilenen mahsuller ve hayvanlar imha edildi. Ama yeraltı suları, toprak ve yaşamaya devam edebilen canlılar için yapılabilecek hiçbir şey yok. Çernobil, sonsuza kadar ölüm saçacak devasa bir tabut olarak radyoaktif varlığını sürdürmekte.
 
Radyasyona set çekebilmek için harcanan paranın haddi hesabı da bizi ilgilendirir elbet. Bazı yetkililer, var olan koruma biçiminin zamanını doldurduğunu ve yeni tedbirler alınması gerektiğini, buna karşılık bazı yetkililer de koruma maliyetlerinin çok yüksek olduğunu söylemekte. Bu da beraberinde bir değil pek çok felaket getiren Çernobil’in bir başka vahim yüzü.
 
Türkiye’ye gelince… Türkiye’de Çernobil’in gerçek etkisi ve sonuçları hiç bilinemedi. Araştırma yapılmadı, yapılabilenler gizlendi, yetkililer ya açıklama yapmadı ya da dalgasını geçti. Peki, Karadeniz Bölgesi diğer bölgelere göre daha mı çok etkilendi… Kazım Koyuncu’nun “Beni Çernobil değil, sistem öldürüyor” deyişinin üzerinden çok geçmedi; normal olmayan doğum, kanser vakaları, daha on yedisinde kalp krizinden ölen gençlerin sayısı da aslında sebebi gibi meçhul değil.

 
Çernobil’den Fukuşima’ya
 
Çernobil’den sonra bilinen ikinci büyük nükleer santral felaketi Fukuşima. 11 Mart 2011’de Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunami hafızamızda hala taze. Diğer ülkelerle mukayese edildiğinde, depremle yaşamayı öğrenmiş ileri yapı tekniği bilgisiyle Japonya’nın güvenlik kültüründe daha gelişkin olduğunu biliyoruz. Buna karşın “atom bombalarının sonucunun böyle olacağını bilmiyorduk” cümlelerine maruz kalan bu ülke, savaşın ardından tetiklenen gelişmiş ülke yarışında, elektriğinin yaklaşık yüzde 30’unu 54 nükleer santralle karşılamayı tercih etti.
 
Doğa felaketinin ardından, insan felaketi geldi. Fukuşima nükleer santralinin enerji ve soğutma sistemleri bozuldu. Üç reaktörde patlama oldu ve reaktör çekirdeği eridi; dördüncü reaktörde atık soğutma havuzu arızalandı. Rektörlerde erimiş radyoaktif yakıtın temizlenmesi şart ancak bu temizlik en az 40 yıl sürecek.
 
Kazadan sonra yaklaşık 100 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Birçok gıdada kanserojen madde tespit edildi. 22 milyon ton radyasyonlu moloz oluştu; henüz yüzde 10’u dahi kaldırılamadı. Gönüllü örgütler ölçümler yaptılar; santralden 30 km uzaktaki bir kentte normalin iki bin katı radyasyon saptandı. İki yıldır 40 bin çocuk sağlık taramasından geçirilebildi. Bu sayının 400 bin olması gerekiyor. 20 bin çocuğun tiroid bezlerinde anormallikler tespit edildi. 4 No’lu reaktörde aktif bulunan nükleer yakıt çubukları Japonya ve çevresini tehdit etmeye devam ediyor. Japonya hükümeti halkı bilgilendirmekten kaçınıyor.
 
Fukuşima ilk kaza değildi. Ne var ki, ancak Fukuşima’dan sonra santral sayısı ikiye düşürüldü. Fukuşima’nın kazadan önce de rutin kontrollerinde yaşanan güvenlik zaaflarını, atık kontrol sorunlarını ve deprem bölgesinde olmasına karşın inatla çalıştırılmaya devam edişini bir kenara koyalım. Felaketin ardından tesisin temizleme işlemleri düzenli bir şekilde sürdürülemiyor, arıza ya da hata olarak muhtelif açıklamalar yapılıyor; “temizlenmemiş su, arıtılmış suyun bulunduğu 21 tanka sızdı” denilebiliyor örneğin.
 
Geçtiğimiz günlerde Japon gazeteci Toshiya Morita İstanbul’daydı. Fukuşima’nın tanığı olarak yaşadıklarını ve devam eden nükleer felaketi anlattı: “Başbakan üç yalan söyledi: Fukuşima nükleer kazasının kontrol altında olduğu, radyasyon sızıntısının tamamen önlendiği ve Fukuşima nükleer kazasına bağlı olarak ne bugün ne de yarın sağlık tehlikesinin bulunduğu.” Çernobil’de olduğu gibi Fukuşima felaketinin ardından çevrede yaşayan insanlar tahliye edildi. Aslında felaketin boyutu açıklanmadığı gibi bilinmiyor da. Çubukların eridiği bölümlere görevliler giremiyor, inceleme için gönderilen robotlar da çalışmıyor. Okyanusa karışan nükleer atıklar felaketin boyutunu daha da artırıyor.

 
Karar mı, vesile mi?
 
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun tahminlerine göre 2000’li yıllar nükleer enerjinin altın yılları olacaktı. Ne var ki 2012 yılı verilerine göre nükleer enerji kapasitesi bu tahminin onda birini bulmadı.
 
Avrupa’da bazı ülkeler Fukuşima’dan önce nükleer santralleri kapatırken bazıları da Fukuşima felaketine kadar direndi. Avusturya, Yunanistan, İrlanda, Letonya, Lihtenştayn, Lüksemburg, Malta ve Portekiz nükleer enerjiye karşı ortak bir bildiri imzaladı. Fukuşima kazasından önce, İspanya, Almanya ve İsveç nükleer enerjiyi tamamen terk etme kararı almıştı; İtalya da Çernobil kazasından sonra santralleri kapatmış ve 2011’de yapılan referandumda yeni santrallere (yüzde 90) hayır denmişti. Danimarka 70’lerde nükleer santral kurmama kararı almıştı. İsviçre 3 projeyi iptal etti; elektrik ihtiyacının yüzde 38’ini karşılayan 5 reaktörü 2034’e kadar kapatma kararı aldı. Belçika, elektrik ihtiyacının yaklaşık yarısını karşılayan 7 santrali 2025’e kadar kapatma kararı aldı. Almanya da 17 nükleer reaktörün 1980 öncesi yapılan 8’ini kazadan sonra kapattı. Kalanları 2022’ye kadar kapatma kararı aldı. Avusturya bir nükleer santral yaptı ancak halk istemediği için hiç devreye alınmadı.
 
‘Kamuoyunun bilincindeki değişim’ bunun etkeni olarak görülse de, ilk sıradaki neden kesinlikle bu değil. Kazazedelere ya da hayatını kaybedenlerin ailelerine ödenen tazminatların caydırıcılığı, radyasyona maruz kalanların yüksek sağlık harcamaları, hazinelerden Ar-Ge yatırımlarına ve bilimsel araştırmalara ya da enerji tüketiminin azaltılmasına yönelik kampanyalara ayrılan paylar da değil maalesef nükleer santralleri terk etmeye sebep. Nükleer enerjinin pahalılaşması ve diğer enerji üretim yöntemleri ile mukayese edildiğinde rekabet gücünü yitirmesi asıl neden olarak görülüyor. 20 yıl önce dünyada tüketilen enerjinin yüzde 17’si nükleer santrallerden elde edilirken, bu oran günümüzde yaklaşık yüzde 11 civarında. 2030’da ise yüzde 5’lere gerileyeceği tahmin ediliyor.
 
Nükleer silah elde etme gücü, nükleer enerji tartışmalarından bağımsız değil. Tırnak içinde yatırımlar, bu gücü elinde bulunduranların, dengeleri nasıl ve nerede tutacaklarına bağlı… Bilinen-bilinmeyen, ikili-çoklu uluslararası anlaşmalar, enerji lobi(ler)inin arsızlığının had safhaya ulaştığının belgeleri. Sıcak-soğuk savaşın radyoaktif kılıcı hala tepemizde sallanmakta; santral ya da füzeler olarak.
 
Nükleer santrallere ilgi azalıyor şiarı da bu durumdan arî değil. Söz konusu ülkelerin kendi sınırları içinde terk ediliyor oluşları, gelişmekte olan ülkelere santral ihracını da cazip kılıyor.
 
Nükleer santralleri terk edişleri de zararlarını kapatmak için bir fırsata dönüşüyor. Sanayi ve ucuz istihdam nasıl az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere kaydırılıyorsa, nükleer enerjinin de bu ülkelere ihraç edilmesi şaşırtıcı değil.
 
Nükleer yakıt için ucuz deniliyor. Ancak gün be gün fosil yakıtlar gibi uranyumun da plutonyumun da eldesi zorlaşacak. Şu anda var olan santrallerden dolayı uranyum 2020 yılından itibaren tükenmeye yüz tutacak. Dolayısıyla on yıl içinde uranyum eldesi bedeli artacak. Veriler bize gösteriyor ki nükleer enerji santrallerini kapatmaya başlayan ya da bir vadede kapatma kararı alan ülkeler, santraller tehlike saçtığı ve felaket potansiyeli taşıdığı için bu teknolojiyi terk etmiyorlar.

 
“Tüp de patlıyor”
 
‘Kimileri’ nükleer santrallerin son derece güvenli olduğunu azimle savunurken bir kaza karşısında sessiz kalabiliyor. Rapor edilmek zorunda kalınan ‘aksilikler’in sayısı için yorum yapmak anlamsız: ABD’de 169, Rusya’da 205 kaza; İngiltere, Kanada ve birçok ülke bu listeye ekleniyor.

 
“Bekârlık nükleerden daha risklidir”
 
Çernobil’de patlamada 31 kişi, hemen ardından 6 bin kişi, kısa vadede 40 bin kişi yaşamını yitirdi, uzun vadedeyse… Hiç bilinemeyecek. Bir nükleer santralde kaza yaşanması gerekmiyor yaşam hakkı üzerinde tehdit oluşturması için. Nükleer santral etrafında yaşayanlarda kanser vakaları yüzde 400 artış gösterebiliyor, normal olmayan doğumlardaki ve lösemideki artışlar da bu veriye eklenmeli.

 
“Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır”
 
Bir taşla çok yatırım vurulması da mümkün. Hem enerji ihracı, hem ucuz üretim koşullarının sağlanması… “Türkiye’nin 15 milyar dolarlık nükleer pazarı var” ya da “yatırımcılar için her türlü koşul hazır” cümleleri tamı tamına bu durumla örtüşüyor. Yıllardır ertelenen nükleer santral kurma çabaları, bugünün egemenlerinin avucunu kaşındırıyor; ancak diğer yandan pazarlık söz konusu değil. Pastanın dışında kalan sermaye grupları, işine gelmediğinde hükümete ‘antidemokratik’ diyerek göstermelik eleştiride bulunadursun, kartlar yeniden karılıyor ve masaya sürülüyor.

 
Akkuyu’dan İğneada’ya…
 
Nükleer karşıtı mücadele onlarca yıldır devam ediyor. ‘Yapılacak’ iddiaları 60’lardan beri sönümlene alevlene Çernobil faciasının 28. yılına geldiğimizde daha da kararlı görünümle bir kez daha karşımızda. Mersin-Akkuyu’nun ardından Sinop ve Kırklareli-İğneada da telaffuz edilip alttan alta proje çalışmalarının yürütüldüğü iki mevki.
 
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) kısa bir inceleme sonucu İğneada’nın uygun olduğuna karar verdi. Deniz suyu sıcaklığı santral için elverişliydi, kurulacak santralin 400 km ilerisinde Bulgaristan sınırları dâhilinde bir nükleer santral olduğu için komşumuz da bundan rahatsız olmayacaktı. Üstelik sanayi bölgesine de yakındı. Hatta Sinop santral yapımı için su sıcaklığı bakımından Akkuyu’dan daha da avantajlıydı. Dolayısıyla soğuk savaş döneminin gergin atmosferi ve risk teşkil etme durumu da ortada olmadığı için hiç tereddütsüz Sinop projesi de hareketlendi.
 
Önce Akkuyu nükleer santrali projesinin ihalesiz – imzalanacak bir anlaşmayla Rusya’ya verilmesine karar verildi, ardından da gerekli yasal değişiklikler için hazırlıklar başladı.
 
RTE’nin Rusya ziyaretinde, Atomstroyexport-InterRAO-Ciner konsorsiyumunun önünü açacak devletlerarası anlaşma için uzlaşmaya varıldı. Bir gazete, anlaşmanın koşullarına ulaşarak yayınladı: Yakıtın sağlanması, uranyumun zenginleştirilmesi ve işletmede tek söz sahibi Rusya olacak; Türkiye izin almadan uranyum zenginleştiremeyecek ve uzun vadede nükleer santrali askeri amaçla kullanamayacak; atık yönetimi, personelin sağlanması ve eğitimi de Rusya’nın yükümlülüğünde olacaktı. Üretilen enerjinin fazlası -alım garantisi kapsamı dışında kalan enerji- iki ülke arasında kurulacak bir şirket vasıtasıyla piyasaya sürülecekti. Nükleer Lisanslama Otoritesi ile yapılması gereken işlemler ve onay süreci ile de bu listeye eklenecek bir dizi aşama vardı. Türkiye Rusya’nın koşullarını değerlendirdi. Mayıs 2010’da Rusya devlet başkanı Medvedev Türkiye’ye geldi. Nükleer santrale ilişkin devletlerarası anlaşma yanında birçok konu görüşüldü. Ve sonuç itibariyle lisans bedelsiz verildi. Üretilen elektriğin sahibi Rusya olacaktı. Payı başta yüzde 100 olacak ama en fazla yüzde 51’e düşecekti. Türkiye de üretilen enerjiyi Rusya’dan 15 yıl boyunca satın alma garantisi verecekti.
 
Akkuyu’da 4 ünitelik nükleer santral kurulması planlanıyor; bir ülkenin kendi sınırları içinde bulunup sahibinin bir başka ülke olacağı dünyadaki ilk nükleer santral projesi.
 
Fukuşima felaketinin ardından Türkiye’de de tepkiler arttı. Dünyada çalışan 3. nesil nükleer santral olmamasına karşın AKP hükümeti bunu da gizleyerek “onlar (Fukuşima için) eski teknoloji” dedi. Oysa kurulmak istenen santrale Avrupa’da lisans verilmemiş, ezcümle deneyimlenmemiş bu santralin Akkuyu’da kurulması planlanıyor.
 
Dayatılan nükleer santral Türkiye’de var olan elektrik üretimiyle kıyaslanırsa yüzde 5’i karşılayacak. Rusya’dan KW saati 12,5 sentten alınacak; oysa mevcut diğer elektrik üretimlerindeki alım 4-6 sent arasında. Hâlihazırda Türkiye, dünyada en pahalı elektrik sunan ülkelerinden biri. Yani santralin faturalarımıza nasıl yansıyacağı da ayrı bir muamma. ‘Elektrik ucuzlayacak’ dense de lâf-ı güzaf. Enerjide yüzde 72’ye ulaşan dışa bağımlılık sorunun diğer önemli bir yüzü. Bu oranda en yüksek paya doğalgaz sahip; muhatabımız yine Rusya. (Bu oranın da yüzde 60 olduğunu göz önünde bulundurursak, bağımlı olduğumuz Rusya demek yanlış olmaz.) Rusya ile yapılan devletlerarası anlaşmaya göre, Akkuyu koyunda binlerce dönüm arazi bedelsiz olarak hibe edildi. Santralin kurulacağı bu alanda Rusya, 10 bin kişilik özerk bir üs elde edecek.
 
Akkuyu santrali için şirketçe hazırlanan raporlarda çevre, ekonomik ortam olarak ele alınıyor, hiçbir olumsuz yanı yok deniliyor ve daha da vahimi Türkiye ekonomisinin büyümesi için deniliyor. Artık çok iyi biliyoruz ki Türkiye ekonomisinin büyümesi için emek ne kadar ucuz ve değersizse doğa ve yaşam alanları da o kadar teferruat.

 
“Türkiye’de nükleer santral kurulmazsa mahvoluruz”
 
50’ler, ikinci büyük savaşın hemen ardından, güçlülerin güçsüzlerden ayıklandığı yıllardı. Alev makineleri ve tanklar kısa sürede yerini atom bombasına ve nükleer başlıklı füzelere bıraktı. Kalkınmanın yükselen değer olduğu yıllarda nükleer teknolojinin kullanımı soğuk savaş döneminde ‘barışçıl’ olarak dünyaya tanıtıldı. Nükleer santraller teknolojinin onlarca zaferinden biricik olanıydı.
 
İlk kazalar özenle gizlendi… 1957 yılında İngiltere’de meydana gelen kazadan ancak 25 yıl sonra haberdar olunabildi. Kaza bir olasılıktı. Ne etkileri, ne raporlar kamuoyu ile paylaşıldı. Gelişmiş kuzey yarımküre ülkeleri soğuk savaş döneminde bu gücü fazlasıyla kullandılar. 80’lerde Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki nükleer denizaltı gerilimleri, nükleer başlıklı füze yerleşimleri belgesellere ancak 90’larda konu olsa da, kimse ne olup bittiğini tam olarak bilmiyordu. Gövde gösterileri tatbikatlarla değil, nükleer bomba denemelerinin uluslararası basında yer alan haberleriyle yapılır oldu. 1974’de Ecevit-Erbakan hükümeti, 60’lara dayanan fizibilite çalışmaları sonrası, Mersin Akkuyu’da nükleer santral kurulmasına karar verdiklerini şöyle ilan etmişlerdi “Türkiye’de nükleer santral kurulmazsa mahvoluruz.” Bu hükümete nasip olmadı, biz de mahvolmadık. Ne kadar enerji açığı olduğu ve nasıl bir planlama yapıldığının tartışmasına burada girmeyelim ancak, 80’ler Özal dönemini de unutmak mümkün değil. O kadar elektrik fazlamız vardı ki, Bulgaristan’a verdik, daha fazlasını da toprağa… Kalkınan Türkiye, ‘İcraatın İçinden’ geçerek televizyondan izlenen bir illüzyondan ibaretti. Kanadalı şirketin Akkuyu’ya, ABD’li bir şirketin de Sinop’a nükleer santral kurmak için talip olduğu yıllardı.
 
Çernobil kazasının akabinde “dininize, imanınıza inandığınız gibi inanız ki, Türkiye’de böyle bir tehlike yoktur” diyecekti, çay içerek poz veren eski bakan. Aynı bakan ölmeden önce de şöyle diyecekti: “Hükümet gerçekten de Çernobil’in Türkiye üzerinde etkilerini, gerçekleri ve rakamları gizlemiştir.” Ne verilerden, ne raporlardan ne de Rusya’da olanlardan yetkililer söz etmek bir yana dursun, böyle bir kaza yokmuş gibi davranmakta ısrar ettiler. 1998’de tekrar denediler. Bu sefer Ecevit-Yılmaz hükümeti açıklama yaptı: “Türkiye enerji sorunlarını çözmeye mahkûmdur. Çözülemezse tüm çabalar boşa gidecektir.” 90 milyon dolarlık rüşvet iddiaları ayyuka çıktığında, Japonya-Ishikawa’da meydana gelen kaza, binlerce kişinin katılımıyla Mersin’de de ses getirdi: “Nükleer santral istemiyoruz!”
 
Buna karşın nükleer santral projelerindeki artış ve hükümetlerin bölgede yaşayanların iradelerine rağmen yapacağız söylemi değişmiyor. Aksine hukuk dışı yollara başvurularak felakete gidiş biçimi de çirkinleşiyor. Bir AKP milletvekili, sürecin en talihsiz cümlelerinden birini savuruyor: “İnsanı, çevreyi zehirliyormuş. Madem dünya zehirleniyor, biraz da biz zehirlenelim”.
 
Gelinen nokta şu: Akkuyu nükleer santralinin akıbeti kamuoyundan gizleniyor. Hükümet ‘mega projeler’e her ne kadar ÇED muafiyeti getirse de, uluslararası anlaşmalar gereğince ÇED bir zorunluluk ve şirket de ‘tüm sürecin usulüne uygun olması’ için yanıp tutuştuğundan böyle ilerliyor. Diğer yandan da TAEK, yer lisansı sürecini kamuoyu ile paylaşmamakta ısrar ediyor.

 
Bizim hayatımız, bizim emeğimiz, bizim kararımız…
 
Bugün yerel mücadeleler büyüyor. “Kimin için enerji?” ve “Gelir dağılımdaki eşitsizlik nasıl çözülür?” soruları daha çok sorulur ve birbiriyle ilişkilendirilir oldu. Sürekli değiştirilen yasalar ve yönetmelikler hukukçuların ve odaların uzmanlıklarından köylere ve mahallelere taştı. Binlerce imza toplanarak itirazlar meclise taşındı. Nükleer santrallere yalnızca radyasyon yaydıkları, atıklar bertaraf edilemediği ya da potansiyel felaket yapıcıları oldukları için karşı çıkılmadı, savaş teknolojilerinin ve stratejilerinin en önemli belirleyicilerinden biri olduğu için de karşı çıkıldı. Nükleere karşı olanlar kimi zaman çevreci, refah karşıtları, kimi zaman da çiçek çocuklar, isyankâr kuşak olarak hafızalara yerleştirilmeye çalışıldı. Dünyadan ve gerçeklikten habersiz, ya hükümet karşıtı isyancılardı ya da sistem karşıtı terörist.
 
NATO’nun, Rusya’nın ve Ortadoğu’nun sarmalında, bölgenin geleceğini belirleyen savaş stratejileri arasında, üslerinde ‘nükleer başlıklı füzeler bulundurmak durumunda olan’ bir ülkenin nükleer karşıtları olarak, nükleer santrallerin önceliğinin enerji elde etmeye yönelik proje olduğunu söylemek mümkün değil.
 
‘Nükleer santral teknolojisi transferi’ bu büyük ticari ve stratejik meselede, yalnızca enerji temini değil, nükleer silah yapımı için kullanılan teknolojinin de adı. İşte bu yüzden hangi ülkelerin hangi ülkelerle işbirliği anlaşmaları imzaladığı, blokların nasıl oluştuğu maalesef konunun sacayaklarından biri değil, tam da gövdesi.
 
Bugün çokuluslu şirketlerin yalnızca nükleer santrallerle değil, HES’lerle, termik santrallerle, madenlerle, suya, toprağa, canlıların yaşam alanlarına, emeğe, üretim alanlarına ve biçimlerine saldırdıklarını, kararlarda söz hakkı tanımadıklarını ve tanımayacaklarını görüyoruz… Parlamenter sistemin ve bu sistem partilerinin yanıt üretemediğini ve demokrasi anlayışlarının da çözümle uzaktan yakından ilişkisi olmadığını da.
 
Yatırımcıları bu ‘nadide’ ülkeye çekmenin de yalnızca enerji politikaları ile açıklanabilir bir yanı olmadığını biliyoruz. Hükümet ‘buyurun gelin artık, ülkenin tüm koşulları yatırımcılar için hazır’ derken, bol, ucuz ve güvencesiz emeği, yasal zemin yaratarak peşkeş çekiyor.
 
Emeğin ve doğanın sömürüsünün, kapitalist üretim sürecinde birbirinden ayrılması mümkün değil. Bugün, sermayenin tahakkümünün sınır tanımadığını da tartışmıyoruz. Kırda ve kentte örülen her mücadelenin ve her özörgütlenme deneyiminin, bu coğrafyada olduğu gibi farklı coğrafyalarda da karşılığı olduğunu biliyoruz. İktidar geleneksel kurumları, yargı dâhil, tamamen kendisine tabi kılmaya çalışıyor. Bu kuşatılmışlık içinde nükleer enerjiye karşı oluşturulmuş hareketler de düne göre daha güçlü olmasına karşın, tıpkı emeğe yöneltilen saldırılara karşı hareketlenmelerde olduğu gibi yetersiz kalıyor.
 
Daha önceki sayılarımızda da söylemiştik ancak tekrar etmekte fayda var, kapitalizmin doğaya uyumlu üretime geçme iddiası, emeği sömürmeyecek üretim ilişkilerini kurma iddiası kadar geçersiz ve imkânsız. Çokuluslu şirketleri de, iktidarları da alternatif enerji üretimine ikna etme çabası bir o kadar beyhude. Bu şekilde ekolojik krize de ekonomik krize de karşı koymak mümkün değil. Nükleer santrallere, kentlerin ve kırsal alanların talanına, emeğin değersizleştirilmesine karşı verilen tüm mücadeleler, kapitalizme karşı verilen mücadelede birleşmek durumunda. Acil eylem planı yapacak deney, birikim ve cesarete de sahibiz. Emeğin sömürüsüne de, nükleer santrale de geçit yok!
 
“Bilinmeyen bir arazide yel değirmeni ile savaşmak…” Kurtarma ekibinden Dima, ölmeden önce Çernobil’i böyle tanımlıyordu; annesi ise şöyle diyordu: “Bizim utancımız, kara lekemiz, rezilliğimiz, ayıbımız.”
 
Film ekibinden yalnızca Misha ve Kostya hayatta, “Neden olduğunu bilmiyoruz” diyorlar.
 
Dördüncü bloğun makine dairesindeki yangına müdahale eden itfaiyeciler reaktörün yeniden çalışmadığından emin olmak için nöbet tutmak zorundaydılar. İtfaiyecilerle birlikte teknisyenler on kereden fazla öldürücü doza maruz kaldılar. Tamamı kazanın olduğu ay içinde hayatını kaybetti.
 
Nükleer santraller, ne müthiş teknoloji değil mi?

 
 

Kaynaklar:

 

http://portal.nukleerkarsitiplatform.org, “Katliamın Adı: Nükleer Santral”, 9 Temmuz 2010
 
http://portal.nukleerkarsitiplatform.org/uecuencue-nuekleer-santral-icin-adres-neada/
 
http://portal.nukleerkarsitiplatform.org, “Nükleer Santral Pazarının Perde Arkası”
 
http://portal.nukleerkarsitiplatform.org, Nükleer Masallar ve Gerçekler broşürü
 
http://portal.nukleerkarsitiplatform.org, 2013 broşürü
 
http://portal.nukleerkarsitiplatform.org, “Nükleer Karşıtı Kongre Sonuç Bildirgesi”, 9 Mart 2014
 
Ekoloji Kolektifi, “Akkuyu NGS ÇED Raporu derhal kamuoyu ile paylaşılmalıdır”, 24 Nisan 2014
 
Prof. Dr. Yunus Çengel TMMOB 8. Enerji Sempozyumu Sunumu, “Bir Enerji Kaynağı Olarak Enerji Verimliliği ve ABD Uygulamaları”
 
“Chernobyl: The Invisible Thief”, Yönetmen, Christoph Boekel, BAUM-FILM, 2006

 

(Bu yazı Yeniyol’un Mayıs-Haziran 2014 tarihli 9. sayısında yayınlanmıştır)