MENU

Devrimci Engels’in müstesna yaşamı

 

Emre Tansu Keten

 

 20. yüzyılda dünya nüfusunun üçte birini (şöyle ya da böyle) etkilemiş Marksizmin kurucuları Marx ve Engels üzerine yazılmış birçok biyografi var. Ancak bu eserlere genel olarak bakıldığında ikili bir eğilimle karşılaşıyoruz. Marksistler tarafından yazılan biyografilerin bir çoğu, insana dair çelişki ve hataları görmezden gelip bir ilah seviyesine çıkartıyorlar bu iki düşün ve eylem adamını. Bunun tam karşısında ise, yakın zamandaki ekonomik krizle birlikte yeniden keşfedilmelerinin etkisiyle çoğalan popüler biyografiler yer alıyor. Bu kitaplar ise ikiliyi düşünsel serüvenlerinden ziyade alkolseverlikleri, keyiflerine düşkünlükleri, çapkınlıkları ve en fazla kibirleriyle ön plana çıkartıyor. “İnsani yönlerine eğilme” kaygısı, devrimci Marx/Engels ve insan Marx/Engels ayrımını kabul ettirme çabasına dönüşüyor fark ettirmeden.

Tarihçi Tristram Hunt’un Fraklı Komünist: Friedrich Engels’in Devrimci Hayatı (İletişim Yayınları) başlıklı kitabı, kimi tartışmalı siyasi önermelerde bulunsa da, bu iki eğilimin dışında kalabilmiş önemli bir eser. Hunt, renkli çelişkiler, sonsuz fedakârlıklar ve son nefesine kadar devrime sadakatle örülmüş bir yaşamı ikiliklere düşmeden, düşünsel ve siyasi serüveni arka plana atmadan, magazinel olaylara saplanıp kalmadan sunmayı başarıyor. Bilimsel titizlikle yazılan Fraklı Komünist, aynı zamanda zarif dili ve kurgusu ile edebi bir tat da bırakıyor okurda.

Aileye karşı

Çelişkiler dedik. Engels’in en büyük çelişkisi doğduğunda başlıyor aslında: “(Baba) Engels, mektubunda, Tanrı’nın ‘bize çocuğu O’nun korkusuyla, iyi yetiştirme ve bizi örnek alacağı en iyi eğitimden geçirme bilgeliğini bahşedeceği’ni umduğundan söz ediyordu(r). Bu dua epeyce karşılıksız kalacaktı(r)”. Protestan Kilisesi içerisinde daha koyu ve adanmış bir Hıristiyanlığı vaaz eden Pietizm’e mensup bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Engels’in ailesi aynı zamanda burjuvadır. Prusya’nın Barmen şehrinde büyük imalathanelere sahip bu ailenin reisi çocuklarının da kendi dini ve ticari ahlakıyla yetişmesi için elinden geleni yapar. Ancak Engels’in buna ilk tepkisi, dönemin Romantik akımının etkisiyle, babasının “ahlakdışı kitaplar” olarak andığı roman ve şiirlere gömülmek olur.

Aile baskısıyla eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalan Engels, şirket işleri için gönderildiği Bremen’de, gazetelere babasının fabrikasında çalışan işçilerin sefaletini konu alan yazılar yazar. Yazılarına bir süre Friedrich Oswald imzasıyla devam eder. Askerlik görevi için gittiği Berlin’de felsefe derslerini takip edip, dönemin radikal aydınlarıyla ilişki kurmasının ardından, Engels için başka bir dünyanın kapısı açılır. Ardında ilk önce Hıristiyanlığı bırakan bu kapıdan artık dönüş yoktur. Ailesinin şirketinde görev yapmak için gittiği Manchester’da ilk işi sömürü çarklarını öğrenmek olur, ama sömürmek için değil. Fabrikasında çalışan (sonrasında yirmi yıl boyunca aşk yaşayacağı) Mary Burns adlı İrlandalı işçi, Engels’e şehrin karanlık sokaklarında rehberlik eder. Bu gözlemlerin meyvesi, Marx’ı da oldukça etkileyecek olan, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı kitap olacaktır. Hobsbawn’ın “Gerçek olan, Engels’in kitabının 1845’te olduğu gibi bugün de o dönemin işçi sınıfı üzerine yazılmış açık farkla en iyi kitap olarak varlığını sürdürüyor olmasıdır” şeklinde andığı kitabı yazdığında Engels 24 yaşındadır.

Barmen’e döndüğünde Engels artık ailesiyle birlikte kalamayacağını idrak eder ve Belçika’ya Marx’ın yanına gider. Bu bir kopuştur. Hem duygusal, hem de maddi olarak. Çünkü babası harçlığını keser. Bundan sonrası yoğun bir devrimci faaliyet dönemidir. Bu dönem annesiyle mektuplaşan Engels’in okudukları, bu dönemde de çocuklarını “devrime kaptırdıklarını” düşünen ebeveynlerden farklı değildir: “Artık sınırı iyice aştın. Sana kaç kez, daha ileriye gitmemen için yalvardım, fakat sen annenin sözlerini hiç dikkate almayıp başkalarına, el âleme kulak asmayı tercih ettin. Bu son günlerde hissettiklerimi, çektiğim acıları Tanrı bilir”. Annesine bunları yazdıran, Engels’in, ailesinin memleketinde çıkan bir isyana aktif olarak katılıp, barikatlara Alman bayrağı yerine kızıl bayrak asması üzerine şehirden kovulması olmuştur.

Devrimin peşinde

Engels, insan tabiatına uygun olarak birçok düşünsel duraktan geçerek fikriyatını oluşturmuştur. Siyasi bilincinin ilk durağı “peygamber” olarak andığı Parcy Bysshe Shelley’in şiirleridir. Babasının şehrinde tanık olduğu muazzam zenginlik ile muazzam sefalet arasındaki uçurumun yarattığı öfkenin yansısını bu şiirlerde bulur. Ancak ilk siyasi tavır alışı, bu uçurumun üzerinde bir perde gibi gerilen dine karşı olur. 1836 yılında yayımlanan David Friedrich Strauss’un İsa’nın yaşamı: Eleştirel Bir İnceleme başlıklı kitabı Engels’i “Artık Straussçuyum” diyebilecek şekilde etkiler. Bunun ardından Berlin günlerinde Hegel, onun ardından Feuerbach, bunların ardından ise Saint-Simon, Fourier ve Komünist Haham Moses Hess Engels’in felsefi ve siyasi düşüncelerini şekillendiren isimler olur. Hunt’un aktardığına göre, “tıpkı spiritüalizm ile materyalizm arasındaki karşıtlığın yalnızca Fransa’da, devlet ile kilise arasındaki antagonizmanın yalnızca Almanya’da doruk noktasına ulaşabilmesi gibi, yoksulluk ile para aristokrasisi arasındaki antagonizma yalnızca İngiltere’de devrimci bir düzeye ulaşacak” diyen Hess, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu kitabının başlıca ilham kaynağıdır.

Engels’in Manchester sokaklarında işçi sınıfının gündelik hayatını araştırdığı sıralarda, Marx da Paris’te Adam Smith ve David Ricardo’nun ekonomi-politik çalışmaları üzerine kapanmıştır. Bundan sonra ise, Marx ve Engels sadece birlikte fikir üretmek için değil, devrimci faaliyeti büyütmek için de, kopmamacasına, bir araya gelirler. İkisi de sadece fikir adamı değil, aktif olarak siyaset yapan birer devrimcidir. Komünist Manifesto’yu kaleme aldıktan hemen sonra, 1848 devrimlerini büyütmek için çalışmaya başlarlar. Prusya’da gazete çıkartmaktan, barikatların başında isyanları politik olarak şekillendirmeye kadar her yolu denerler. Devrimlerin sönümlenmeye başladığı aşamada Engels, Prusya’dan ayrılmak yerine 800 kişilik bir devrimci orduya katılmayı seçer. Silah arkadaşları Engels’ten bütün harekat boyunca birliklerle kaynaşmada gösterdiği büyük heves ve çatışmalardaki enerji ve cesaretinden dolayı övgüyle söz eder. Ancak sonuç hüsran olur. Adres bellidir: devrim sürgünlerinin yurdu İngiltere.

Devrimin ateşinin söndüğü bu evrede, yapılacak en mantıklı şey devrimin teorisini güçlendirmektir. Ancak içerisinde bulundukları maddi zorluklar etraflı bir teorik çalışmaya pek de uygun değildir. Ellerinde tek bir çözüm vardır: Engels’in patronluğa geri dönmesi. İçi hiç el vermese de, başka bir çözüm yolu göremeyen Engels, birkaç seneliğine ailesiyle ilişkisini düzeltmeyi ve fabrikaya geri dönmeyi kabul eder; birkaç senenin yirmi seneyi bulacağını tahmin edemeden. Bu yirmi yıllık zoraki burjuva yaşamında Engels, gelirinin yarısını Marx ailesine gönderir. Tilki avlarından, gece eğlencelerine kadar burjuva hayatından eksik kalmamayı başaran Engels, iş saati dışında Marx’la mektuplaşır, taslaklarını kontrol eder, çalışmalarını eleştirir ve fikirlerini iletir. Hatta Marx’ın para kazanması için onun adına gazete yazıları kaleme alır. Bu dönemki fikir alışverişlerinde, 1848 devrimleri sırasında taleplerinin burjuva demokrasisi sınırları içerisinde kaldığı; “tarihsiz uluslar” konusunda yanlış tavır aldıkları gibi özeleştiriler verirler. Kendi adına yeteneklerini kaybetmemek için de bir ara savaş analistliğine soyunur. Fransa-Prusya savaşı hakkında Pall Mall Gazette’ye yazdığı yazılar, oldukça isabetli tespitler barındırır. Bu konuda ün kazanır.

Marx’ın ardından

30 Haziran 1869 günü Engels, evinden coşkuyla “son kez!” diyerek çıkar. Sabırla geçen yirmi yılın ardından fabrikadaki son günüdür. Yüklü bir para karşılığı işi diğer ortaklara bırakır ve dönemin komünistlerinin (ve bol alkollü eğlencelerin) buluşma noktası olacak bir ev tutarak tam zamanlı devrimciliğe geri döner. İlk işi uluslararası işçi hareketinin yönetiminde aktif olarak yer almak olur. Birçok dilde yazabilmesi çeşitli ülkelerde süren tartışmalara müdahil olmasını kolaylaştırır. Dönemin en önemli işçi partisi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin programatik ve örgütsel şekillenmesinde büyük bir payı vardır. Aynı zamanda teorik çalışmalarına da hız verir. “O bir dâhiydi, geriye kalan bizler ise en iyi ihtimalle yetenekliydik” şeklinde andığı yoldaşı Marx’ın ölümünden sonra birçok eser yayımlar. Anti-Duhring (Marx yaşarken yayımlanır), Doğanın Diyalektiği, Ütopyadan Bilime Sosyalizm, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni ile birlikte yazdığı sayısız risale Marksizmin politik bir hareket olarak kitleselleşmesinde etkili olur. Marx’ın ardında bıraktığı tonla taslağı düzenleyip kitap haline getirmek de, Engels’in bu dönemki asli işleri arasındadır.

İlerleyen yaşına rağmen öğrenme heyecanından hiçbir şey kaybetmeyen Engels, yaşama heyecanını da aynı şekilde muhafaza ediyordu. Yıllardır çok merak ettiği ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında sadece işçi mahallerini değil, Niagara Şelalesi’ni de ziyaret ediyor, yaptığı yolculukların keyfini müptelası olduğu Alman birasıyla çıkartıyordu örneğin. Yakalandığı gırtlak kanseri hakkında esprili mektuplar kaleme alıyor, hastalığının seyrini içebildiği şarapla ölçüyordu. 5 Ağustos 1895’teki ölümünün ardından ise yoldaşları “vasiyetinde açıkça belirttiği talimatlara uyarak, Friedrich Engels’in küllerini, külleri muhafaza eden kapla birlikte denize bıraktılar. Ne Highgate’te mezar taşı, ne aile kabri, ne de halka açık anma töreni. Renkli çelişkilerin ve sonsuz fedakârlıkların insanı Engels, yaşarken olduğu gibi ölümünde de, bir an olsun Marx’tan sahne çalmayacaktı. Ömrünün sonuna doğru, kısa süreliğine birinci keman olarak görev yaptıktan sonra, Engels yeniden orkestradaki esas yerini almıştı”.

Fraklı Komünist, içerisine doğduğu şartları okuyarak, tartışarak, örgütleyerek, savaşarak, kısacası bütün benliğini vererek değiştirmeye çalışan bir devrimcinin, başarıyla sunulan, hikayesi. Ancak, şunu da söylemek gerekir ki, kitabın sonsözünde yer alan değerlendirmeler kitabın ağırlığıyla pek uyuşmuyor. Alman SPD’sine 25 yaş altı seçmenlerini askere gönderip, herhangi bir devrimci durumda kullanılmak üzere silah kullanmayı öğrenmelerini salık veren Engels’in sosyalizme devrim değil de seçimler aracılığıyla geçileceğine inandığını söylemek kitabın kendisiyle de çelişiyor. Ya da tarihin en büyük aşağıdan devrimi olan Ekim Devrimi’ni, Lenin önderliğindeki elitlerin gerçekleştirdiğini iddia etmek ister istemez siyasal önyargıların bilimsel titizliğe galebe çaldığını düşündürtüyor.

 

Gazete Karınca