Filistin Mücadelesinin 50 Yılı: Eleştirel Bir Analiz

 

Gilbert Achcar –
 
2017 ve 2018’de bir dizi yıldönümü gerçekleşti ve gerçekleşecek. Haziran 1967 savaşının 50. yıldönümünden 1948’de İsrail’in kuruluşu ve Nakba’nın (Felaket) 70. yıldönümüne, 1917 Balfour Deklarasyonu’nun 100. yıldönümünden 1947 BM Bölünme Planı’nın 70. yıldönümüne. Bu, Gazze ile Batı Şeria’nın 2007’de ayrılmasının 10. yıldönümünü de eklememiz gereken, felaketlerle dolu bir tarih.
 
Ne var ki bu karanlık yıldönümlerinin yanı sıra daha aydınlık olanlar da var; 1967 yenilgisinden kısa süre sonra Filistin direnişinin başlangıcının 50. yıldönümü ve Fetih’ten sonra Filistin özgürlük hareketinin sol kanadının en önde gelen yapısı haline gelecek olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin kurulması.
 
Herhalde Filistin’in ulusal yıldönümleri arasında en aydınlık olanı, Filistin İntifadası’nın patlak vermesi – kıvılcımı Aralık 1987’de Gazze’den ateşlenen ve FHKC’nin baskın bir rol oynadığı mücadele dalgası. O dönem Taş Devrimi olarak adlandırılan bu büyük İntifada, 1988 yılında doruğa ulaştı ve Filistin mücadelesi tarihinin bugüne kadarki en büyük faslını oluşturmakla kalmadı, aynı zamanda en başarılı anıydı.
 
İntifada’nın ilk yılında, Filistin toplumundaki kadınların, erkeklerin ve gençliğin katılımı, tüm dünyaya tarihte halk komiteleri yoluyla öz-örgütlenmenin başlıca örneklerini gösterecek şekilde, en yüksek düzeydeydi. Bu durum, Siyonist devleti karıştırdı ve tüm kurumlarına, bilhassa silahlı kuvvetlerine dek yayılan, derin bir kriz yarattı. Aynı zamanda İsrail içinde pek çok genci ve aydını kendi hükümetlerine karşı durmaya itti; kimileri Siyonist kuruluş mitlerini radikal bir biçimde eleştirme noktasına vardı. Üstelik İntifada, gerçekleşmesinden beş sene önce Lübnan’ın Siyonistlerce işgal edilmesiyle başlayan itibarsızlaşmayı tamamlayarak, küresel ölçekte İsrail’e yönelik olumsuz algıların artmasına sebep oldu.
 
Tarihsel bir perspektiften bakıldığında İntifada, 1967 yenilgisinden sonra başlayan ve Filistin Kurtuluş Örgütü savaşçılarının Beyrut’tan zorla çıkarılmasıyla sonlanan Filistin silahlı mücadelesinin sönümlenmesinden doğdu.
 
Büyük ölçüde diasporadaki Filistinlilerin varlığına dayanan bu silahlı mücadele dönemi, Filistin davasını uluslararası toplumun ve küresel kamuoyunun yeniden gündemine koymakta büyük bir rol oynadı; ancak Filistin topraklarının bir karışını bile özgürleştirmeyi başaramadı. İntifada, Filistin mücadelesinin, toprakları 1967 İsrail işgalinin sınırlarında kalan kitlelere dayanan ikinci aşamasını başlattı. Momenti, Siyonist devleti İşgal Toprakları’ndaki yüksek yoğunluklu bölgelerin doğrudan yönetimini bırakmaya ve buraların idaresini FKÖ yönetiminin Yaser Arafat liderliğindeki sağ kanadına devretmeye zorlayacak kadar güçlüydü.
 
1993 Oslo Anlaşması, Siyonist devletin gönlünün alınmasına ve 1967 topraklarına yerleşimler inşa etme projesini hızlandırarak Filistin halkı üzerinde hüküm sürmesine olanak verdi. Bu durum, 2000 yılı sonbaharında, İşgal Toprakları’nda yaşayan Filistinlilerin silah ve teçhizat bakımından kendilerinden çok üstün bir düşman karşısında silahlanma tuzağına düştükleri ikinci bir İntifada’nın patlamasına yol açtı. Oslo’dan türeyen Filistin Yönetimi’nin Ebu Mazen yönetiminde işgalle işbirliği yönetimine dönüşmesinin hikâyesi ise herkesin malumu.
 
Bu uzun mücadele yolundan çıkarılacak ders nedir? Öncelikle, şayet Filistin halkı kendi başına olacaksa, haklarını silahlı mücadele yoluyla Siyonist devlete dayatamaz; yalnızca kitle mücadelesiyle daha büyük başarı kazanabilir.
 
Şu ana dek gelinen durumda, Lübnan İç Savaşı’na kadar olan silahlı mücadele safhasında çok önemli bir rol oynayan Halk Cephesi, bilhassa isyanda Birleşik Ulusal Liderlik’e öncülük ederek, 1967 topraklarındaki halk intifadasını şekillendirmekte daha büyük bir rol, hatta öncü bir rol oynamıştır.
 
O halde şunu sormak gerekir: Halk Cephesi bu büyük rolün üzerine fazlasını inşa etmekte neden başarılı olamadı; dahası, İntifada’nın hemen ardından Müslüman Kardeşler tarafından kurulan Hamas’ın rolü önemli ölçüde büyürken, FHKC neden sönümlenmeye maruz kaldı? Bu sorunun cevabı, 1988 yazında Cezayir kentinde Filistin Ulusal Konseyi’nin İsrail devletini kabul eden ve talihsiz Oslo Anlaşması’nın zeminini döşeyen kararını Cephe isteksizce kabul ederken, Hamas’ın FUK’un tüm politikalarına karşı radikal muhalif rolü oynamasında mı yatıyor?
 
Kesin olan şu ki; Filistin sahnesinde 30 yıl önce 1967 topraklarında tanık olunan öz-örgütlenmeyi yeniden hayata geçirebilmek için ve tüm çeşitliliği ile Filistin halkının mücadelesinin iskeleti olarak Filistin Ulusal Konseyi’nin, bir partinin geri kalan herkesten fazla temsil edilmesine son vererek örgütsel yapısını demokratik bir şekilde değiştirmesi koşuluyla, yeniden inşa edilmesi için, Ramallah’ta Filistin Yönetimi, Gazze’de Hamas tarafından temsil edilen iki gerici kutba karşı da güçlü, radikal bir tutum almadığı sürece Filistin solu yeniden yükselişe geçemeyecek.

 

İlk olarak 11 Aralık 2017’de Arapça Al-Hadaf te yayınlanmıştır.
 
Çeviri: Sanem Öztürk