MENU

Geçmiş Zamanın Bir Kahramanı

 

Salih Öztürk –

 

Doğal olarak devrimcilerin ezici çoğunluğunun ciltler dolusu kitabı yoktur. Tarih isimsiz kahramanlarla, sadece işini iyi yapanlarla doludur. Herkes teorisyen olmak zorunda değildir ve zaten “teorisyen”lerle dolu bir parti de hiçbir işe yaramaz. Aslında bir partiyi parti yapan da esas olarak işini yapan azimkâr insanlardır. 34 yaşında erken bir ölümle yaşama veda eden Sverdlov da böyle biriydi. Öbür yandan hem Sovyetler Merkez Yürütme Komitesi hem de Merkez Komitesi Sekreteri gibi iki devasa ünvanı da şahsında toplayan birinin isimsiz kahraman olduğunu söylemek biraz tuhaf kaçıyor. Bunun nedeni herhalde kendisini salt pratik işlere yöneltmesi, gevezelikten pek hoşlanmaması, geride herkes gibi bir “Toplu Eserler” külliyatı bırakmaması ve oldukça erken ölümüdür.

 
“Yerelliğe” Hapsolmamak
 
Sverdlov yaşamını hapishanelerde, sürgünlerde ve kaçak olarak geçirdi diyebiliriz. Pek çok kez aranmasına, hakkında pek çok kovuşturma bulunmasına rağmen ancak 10 Haziran 1906’da mahkûm edildiğinde hapishane ile tanıştı. Öbür yandan tüm hapisanelerden, tüm sürgün yerlerinden bir yolunu bularak kaçmayı da bilmiştir Sverdlov. Rus Devrimi’ne ulaşan yıllar boyunca kâh yeraltında, kâh hapishanede yaşayan bu adamın yeraltı dönemine dair söylentiler epeyce bol ama gerçekler ne yazık ki epeyce kısıtlı. Gizli toplantılarla, kaçak buluşmalarla geçen bir hayat haliyle sisler arkasına gömülü kalır. Buna rağmen öyle görünüyor ki bu kadar kapalı bir yaşamın içinde bile evliliği ve çocukları da ihmal etmemişti. Daha 21 yaşında tüm Urallardaki parti örgütlerinin sorumluluğunu alması, sonraları gıyabında Bolşevik Merkez Komite’ye atanması da ne denli azimkâr birisi olduğunu gösteriyor. Zaten hakkındaki tüm yazılarda olağanüstü kişiliği ile, olağanüstü örgütçülüğü ile anılıyor. Kimilerinin iddiasına göre parti örgütü Sverdlov’un hafızasına nakşedilmiştir, kimileri ise örgütün ceplerindeki kağıt parçalarında olduğunu söyler.
 
Partinin Rusya dışındaki göçmenler ile ülke içindeki yerliler gibi iki ana üslup farkına ayrılmış olduğunu biliyoruz. Bu hemen her devrimci partinin yaşadığı çekişmelerden birisidir. Yurt dışındakiler daha fazla dünya görmüş, teorik konularda daha gelişkin, parti içi mücdadelelere daha geniş bir açıdan bakan insanlar olurlar genellikle. Yurt içindeki yeraltı örgütündekiler ise daha çok yerel mücadelenin sınırlılığına hapsolmuş ve sadece önlerindeki işe odaklanmışlardır. Sverdlov hayatı boyunca Rusya dışına çıkmamış, dışarıdakilerle teşrik-i mesai içinde de olmamıştı ama Troçki’nin dediğine göre kendisinde bir “yerellik” de hissedilmiyordu.

 
Ural’dan “Merkez”e
 
Yakov Sverdlov 1885’de Nizhni Novogrod’da doğdu, babası hakkaktı, sofu bir Yahudi’ydi ve işleri de pek iyi değildi. Öbür yandan Sverdlov da lisede okumaya pek niyetli gözükmüyordu. Nitekim 1900 yılında liseyi terk ederek devrimci mücadeleye katıldı. Sverdlov daha 17 yaşındayken Kanavin’de bir eczanede çalışırken partiye katıldı. İşçi çalışmasının Kanavin yakınlarındaki orman işçileriyle başladığını söyleyebiliriz. Aslında tüm gecelerini bölgedeki işçilere propaganda yaparak geçiriyordu. Bu alışkanlığı hayatı boyunca pek değişmeyecektir. Hayatının büyük bölümünde de Urallar bölgesinde ve bölgenin başlıca şehri Yekaterinburg’da yeraltı faaliyetlerinde bulundu. Şubat Devrimi’nin ardından da Petersburg’a gelerek deyim yerindeyse işlerin başına geçti. İlk bakışta ömrünü Urallar gibi ücra bir yerde geçiren yurt dışı merkezince pek tanınmayan birinin böyle önemli görevlere atanıvermesi şaşırtıcı gelebilir ama kendisine özellikle parti tabanında neredeyse sınırsız bir güven duyulmaktaydı. Şubat Devrimi’nin ardından 1912 yılından bu yana yenilenmeyen Merkez Komitesi seçimi yapıldığında önce Merkez Komitesi’ne ardından da Merkez Komite Sekretaryası’na seçildi. Artık devrimin merkezindeydi ve Şubat’tan Ekim’e giden son derece hassas ve gergin günlerde örgütçü yeteneklerini başkentte sergileyecektir. Gerçekten de Ekim’e doğru giden süreç onun zihnine çakılı bir örgütün ayak izleriyle doludur. Aslında devrimin tüm sorunlarına daha çok parti aygıtının gereklilikleri açısından yaklaştığını da biliyoruz. Cezaevlerine iki yabancı dil öğrenmişti, tüm klasik metinleri çalışmıştı ama o daha çok insanlarla ilgili birisiydi. Hatta Merkez Komitede bir konu hararetle tartışılırken o tartışılan sorunun siyasi yanlarından çok “bu işi kim yapar”, “kimi atamalı”, “diğer işlerin yanında bunu yapmak için ne lazım” gibi konulara odaklanırdı. Kadro sorunları ondan soruluyordu ve tuhaf hafızası, herkes hakkındaki derin bilgisi ve içgörüsüyle duruma hakimdi. Gerçekten de parti Sverdlov’un cebindeydi.

 
Her Şeyin Örgütçüsü
 
Devrimin sonrasındaki kargaşada ise Sverdlov gereken yerlere gereken insanların atanmasında karar sahibiydi ya da karar vericiler ona danışmak zorundaydılar çünkü aslında kimin kim olduğu pek de belli değildi ve hangi kişinin işi yapıp yapamayacak biri olduğuna karar vermek kolay değildi. Dosyalara arşivlere de güvenmek kolay değildi çünkü hepsi Çarlık bürokrasisinin ya da ardından gelen Kerenski yönetimin ürünleriydiler. Tüm bu belirsiz durumlarda Sverdlov’a danışılıyordu. Sverdlov insana dair sezgileriyle bir karara varıyor, bu kararlar da çoğu kez doğru çıkıyordu. Troçki; “elbette pek çok hata yapıldı ama çok daha fazlasının yapılmamış olması şaşırtıcıdır” diyor. Üstelik atamalar büyük bir karmaşa içinde önüne geliyor ve hemen her kademeyi kapsıyordu: Halk Komiseri, matbaa için müdür, Sovyetler Merkez Komite üyesi, Kremlin yöneticisi vb. Sverdlov ona buna soruyor, kişinin hayatının ayrıntılarını öğreniyor, telefonla görüşmeler yapıyor sonunda da sezgileriyle bir karara varıyordu. Devrim günleriydi ve kimin neye yetkili olduğu gibi meseleler ayrıntı kalıyordu. Sverdlov Tüm Rusya Sovyet Merkez Yürütme Komitesi Başkanı’ydı ama bu makamın yetkileri bile henüz pek de açık değildi. Buna rağmen Troçki’nin dediğine bakılırsa bireysel yöntemleri pek tercih etmiyor, “tersine tüm çabasıyla, parti ve sovyet sorunlarının daha sistemli ve düzenli çözümünün” koşullarını oluşturmaya çalışıyordu. Aslında o günlerde her alanda geçmiş örneklerin yokluğunda, yönetmeliklerin tüzüklerin yokluğunda, kaos içerisinde çalışabilecek kişilere ihtiyaç vardı. Troçki’nin sözleriyle, o günlerde sorunların “yüzde onu çözüldüyse, bu iyiydi. O günlerde bu kurtuluş demekti, yarını kurtarıyordu (…) bir şekilde yiyecek kaynakları bulmak gerekiyordu, bir şekilde askeri birlikleri donatmak ve eğitmek gerekiyordu, bir şekilde taşımacılığı işler halde tutmak gerekiyordu, bir şekilde tifüsle başa çıkmak gerekiyordu”. Devrimin yarını güvence altına alınmalıydı ve Sverdlov tam da bu işlerin adamıydı.

 
Gergin Zamanlarda
 
Şubat Devrimi’nden Ekim’e giden yolda önemli bir dönemeç vardır: Temmuz Günleri. Yani Petrograd’da Kesenski hükümetine bağlı güçlerin Bolşevikleri deyim yerindeyse ezdiği, partinin yeniden yeraltına çekilmek zorunda kaldığı gericilik günleri. Aslında bu dönemde partide ciddi bir panik havasının ve dağınıklığın yaşandığı da bir gerçektir. Sverdlov Temmuz Günleri’nde de partiyi toparlamayı bilmiş, soğukkanlılığını hemen hiç kaybetmemişti. O dönem düzenlenen sokak gösterilerinin ezici çoğunluğu onun eseriydi. Devrimin ardından 1918’de Sol Sosyal Devrimcilerin, yani SR’ların ayaklandığı günlerde de soğukkanlılığını korumasını bilmişti. Troçki’nin ayaklanmanın tam da en hızlı günlerinde ait bir anısı Sverdlov’un tabiatını gösteriyor sanırız. Sverdlov Lenin’in odasına geliyor, bir gülümsemeyle içeridekileri selamladıktan sonra, “Pekâlâ, sanırım yeniden Sovuarkont’tan (Halk Komiserliği Konseyi) Revkoni’ye (Devrimci Askeri Konsey) taşınmamız gerekecek, ne dersiniz?” diyor. Böyle günlerde tüm kişisel ilişkiler sınanmaya tabi tutulurlar. Diğer bolşeviklerin yalpaladığı bu günlerde Sverdlov gayet kararlı ve kendinden emindi. Erken ölümü yüzünden tarih kitaplarındaki anısı silikleşse de Sovyet rejiminin kuruluşunda en önemli rollerden birisini oynadığı kuşkusuzdur ve aslında tüm pratik işlerin, bağlantıların ipi onun ellerindeydi. Sonuçta o Lenin’in saklanmak zorunda kaldığı Ekim Günleri’de partinin tek yöneticisi konumundaydı, Merkez Komite Bürosu’nun üyesiydi. Büro’nun diğer üyeleri bugün için tabii ki ondan çok daha meşhur kimselerdir: Lenin, Troçki ve Stalin.

 
Bir Modanın Başlatıcısı
 
Sverdlov’un toplantıların daimi yöneticisi durumundadır aynı zamanda. Birçok kurumun ve toplantının yöneticisi odur. Bunun ne derece sinir sağlamlığı gerektiren bir iş olduğunu bilenler bilir. Hele de son derece gergin günlerde, belirsizlik içindeki yıllarda. Ama anlaşılan bu tür kişilerde olduğu gibi somut kararın ne olması gerektiğini değil, ne olacağını herkesten önce biliyordu. Hatta kimin konuşacağını ve kimin ne söyleyeceğini de. Bir önerinin ne zaman oylamaya koyulacağını, bir tartışmanın yeterlilik anını da biliyordu. Aslında formalitelerde pek de ısrarcı olmadığını, hatta bağırış çağırışlara da müsamaha gösterdiğini anlayabiliyoruz. Gürültüye rağmen toplantıyı yürütebiliyor ve gürültüyü kesmesini de beceriyordu. Ayrıca üzerinden çıkartmadığı deri üniformanın zamanla tüm bolşeviklerin alamet-i farikası olduğunu da belirtelim. Başındaki deri şapkadan, ayağındaki deri çizmelere kadar giyimi bolşevikler arasında bir moda yaratmıştır da diyebiliriz. Öyle ki karşıtları bolşevikleri “derililer” diye anıyorlardı.

 
Zamansız Kayıp
 
İşte böyle birinin daha 34 yaşında 16 Mart 1919’da tifüsten ölüp gidivermesi kuşkusuz büyük kayıptı. Gerçi bünyesinin hep zayıf olduğu, en küçük hastalıların bile onu ağır biçimde yatağa düşürecek hale getirdiği ve pek çok hastalıkla boğuşarak yaşadığı sıklıkla söylenir ama yine de dünya tarihinde tifüsten ölen ilk devlet başkanı gibi bir ünvanı almak için çok gençti. Öbür yandan ölüm gerekçesi olarak ispanyol gribi ve verem gibi hastalıkların da öne sürüldüğünü biliyoruz. 1924 yılında Yekaterinburg şehrine onun adı verildi: Sverdlovsk.
 
Lenin’in şu sözleriyle ona dair bu küçük anma yazısını kapatalım: “Sverdlov yoldaş, devrimimiz boyunca ve devrimimizin kazandığı zaferlerde, proletarya devriminin temel ve en önemli özelliklerini herkesten daha eksiksiz ve tam olarak cisimleştirmeyi başarmıştır. Sverdlov yoldaşın proletarya devriminin bir önderi olmasında, bu başarısının payı, belki de onun devrim davasına olan sonsuz bağlılığından bile fazladır.”