MENU

İktidarın Mantığına Hapsolmak: Bizler, Düşmanlar ve Zavallı Ötekiler

 

Nurcan Turan –

 

“Ya bizdensin ya terörist” ve benzeri ikilikler yaratarak toplumu hizaya sokma stratejisi, mevcut güç dengeleri içinde AKP’nin pervasızca başvurduğu ve oldukça da başarılı olduğu bir tarz. Bütün iktidarlar belli ölçülerde makbul/ahlaklı/meşru/normal/madun/insani “bizler” karşısında kabul edilemez/ahlaksız/gayrımeşru/ezen/insanlıktan düşmüş “ötekiler” kurgusunu açık veya örtük biçimde sürekli olarak devreye sokarlar. ABD’nin Irak’ı işgali despotik doğuya medeni batının demokrasi götürmesi olarak batılı toplumlar nezdinde rahatlıkla kabul edilebilir böylece. Otoriterlik düzeyi arttıkça ikili sınıflamalar, gerçekliğe zerre tekabül etmemeleri şöyle dursun insanın düşünme, muhakeme etme, etik davranma kapasitesine yönelik bir saldırıya dönüşür. Ensar Vakfı’nın izinsiz, denetimsiz evlerinde çocuklara yapılan tecavüze tepki vermek, Vakfın da sorumluluğu olduğunu iddia etmek aslında AKP karşıtlarının dindarlara, İslam dinine ve “milli iradeye” olan kategorik nefretine indirgenir. Çocuk tecavüzleri, Kürt illerinde yaşanan insan hakları ihlalleri, yolsuzluklar, hukukun tümden ortadan kaldırılmasına yönelik saldırılar… her şey milli irade ile karşıtlarının basit birer çatışma malzemesi haline getirilir. İki kamp arasındaki çatışmanın konusunun -tecavüzün, ölümün- önemi yoktur, aslolan iktidarın değişen ihtiyaçlarına göre değişik özneleri kapsayarak ve dışarıda bırakarak kurduğu sabit düşmanların tartışmaya değmez çatışma bahaneleridir. Kısaca, sürekli savaş konseptiyle toplumu dizayn etmenin yanında bazı mevzuları konuşulmaz kılmanın da en rahat yöntemlerinden biridir dost-düşman siyaseti.
 
Bu ikili karşıtlık yöntemine yalnızca muktedirler değil ezilenler ve onların temsilciliğine soyunanlar da bir mücadele stratejisi olarak sıklıkla başvurur.  Bu strateji, çoğunlukla ezilenlerin en geniş birlikteliğini kurmak gibi bir amaçla yapılsa da birçok farktan, somutluktan ve somut ilişkilerden arındırılmış ortak ezilenler (kadınlar, işçiler, Kürtler, eşcinseller, vb. ) soyutlaması çoğu zaman karmaşık ezme-ezilme ilişkilerini bir öz ve kimlik meselesine indirgeyerek tek boyutlu bir anlatı kurar. Sorun, işçi, kadın, eşcinsel vb. kimliklerinin stratejik gerekçelerle kurulması değildir. Herhangi bir ortak kimlik muhakkak ki bir takım dışlamalarla kurulur. Sorun olan, stratejik amaçlarla kurulan kimliklerin ve birlikteliklerin zamanla bir doğa ve öz yaratarak somut, karmaşık toplumsal ilişkileri bu öze referansla açıklamayı zorunlu kılmasıdır.  Yalnızca kadın, yalnızca Kürt, yalnızca Alevi, yalnızca eşcinsel olmak ezilmenin ve haklı olmanın tek ve yeter sebebi haline gelir. Özcü bir kadın siyaseti kadınlar arasındaki sınıfsal ve ırksal farklılıkların yarattığı farklı kadınlıkları, birbiriyle çatışan çıkarları ve öncelikleri ve konuşulmaz kılarak grup içinde egemen olan kadınlık normlarını ve öncelikleri bütün kadınlara genellemeye çalışır. Kendi içindeki güç asimetrilerini, antidemokratik unsurları ve politik hataları görünmez hale getirir.
 
Bu bizler ve ötekiler, dost-düşman siyasetini muktedir karşısında güçlü bir mücadele için benimsemenin en önemli olası tehlikesi egemenin baskıcı mantığını ve kurduğu savaş düzeneğini güçlendirmesi, teyit etmesi ve sonuçta mücadeleyi onun savaş temalarına sıkıştırmasıdır.  AKP çok başarılı bir biçimde “vesayete karşı”, “Kürt sorununun siyasi çözümü için”, “din düşmanlarına karşı” ve son olarak “terörizme karşı” mücadelesinde uygun özneleri yanında toplayıp düşman kampı değişen ihtiyaçlarına göre belirlerken buna karşı muhalefet bu çerçevelerin dışına ne yazık ki çıkamamıştır.  Egemenlerin çizdiği çerçeve, ne kadar sanal olsa da gerçekliği kurar, kurmasa bile gerçeklik etkisi yaratır. Ezilenlerin egemenlerin gündemlerinden ve çerçevelerinden çıkma, farklı kamplaşmalar yaratma kapasitesi de son tahlilde güç dengelerine bağlıdır ve mücadelenin bir unsuru da bu çerçeveden çıkma olmak durumundadır.

 
Ankara Patlaması’nın İzahı
 
Dost-düşman siyasetini solun da ne ölçüde benimsediğini TAK’ın üstlendiği ve PKK’nin “olağan” karşıladığı son Ankara katliamında tecrübe ettik. Saldırının kabul edilemezliği ve yanlış olduğu solun çoğunluğu tarafından teslim edilse de TAK gibi tarihi tümden kirli eylemlerden ibaret olan bir örgütü bile açıkça işaret etmekten ve kınamaktan imtina edildiğini gördük. “Kim yapmış olursa olsun”, “kimin yaptığının önemi yok” veya “son tahlilde sorumlu AKP’dir” söylemleriyle geçiştirildi ezilenlerin intikamı adına yapıldığı iddia edilen bir katliam. Sosyal medyada da devletin bebek katili söylemine düşülmemesi, eleştirinin dozunun kaçırılmaması konusunda uyarılar eksik olmadı.  Burada katliamın kınanıp kınanmasından daha kritik olan PKK’nin şiddet eylemlerini ve savaş siyasetini eleştirenlerin anında ulusalcı, Kemalist, bütün şiddet eylemlerini aynı kaba kotaran liberal zihniyet olarak yaftalanıp sol içinde savaşa, şiddete ve barışa dair bir tartışmanın önünün tıkanması ve güdükleştirilmesidir. Son dönemdeki barış girişimlerinin en önemli zaafı “ezilenler” kampını, savaşta zayıf olan tarafı devlet karşısında yıpratmamak adına kendi iradesi dışında başlayan ve sürdürülen bir savaşta siyasi bağımsızlığını kuramaması, koruyamaması ve son tahlilde dilsizleşmesidir. Ankara katliamındaki sessizliğin ve az da olsa katliamı aklama çabalarının bir nedeni de savaşan tarafların bir anlamda silah zoruyla dayattıkları ikili zorunlu seçeneğe hapsolunmasıdır. Bağımsız bir konumda ısrar etmek şavaşan tarafları ve onların savaşma gerekçelerini eşitlemek anlamına gelmez. Silahlı güçlerden siyasi bir bağımsızlık gerçekçi, etkili ve kitlesel bir barış hareketinin inşası, silahlar karşısında şiddetsizliğin güçlü bir alternatif olarak belirebilmesinin koşuludur.

 
Her şeyin Müsebbibi Tek Adam
 
Otoriterliğin bir gereği olarak bugün AKP, parti, millet, devlet ve reisin bir ve aynı şey olduğunu, bütün iktidarın Tayyip Erdoğan’da toplanmasının da doğal olduğunu dayatmaya çalışıyor. Bir suç ve rant şebekesi olarak AKP iktidarının sürebilmesinin bir koşulu da faillik kudretine sahip tek kişi ve kadiri mutlak bir karakter olarak Erdoğan imgesinin gerçek ve sorgulanamaz kılınmasına bağlı görülüyor.  Bütün sevaplar Erdoğan’ın bünyesinde toplanıyor. Buna mukabil CHP’den HDP’ye bütün AKP karşıtı muhalefet de ne yazık ki bütün günahları ve faillikleri Erdoğan’a atfederek ona karşı savunmada durmayı başat siyasi tarz olarak benimsiyor. Bir diktatör için bundan daha istenir bir muhalefet biçimi olmasa gerek. Erdoğan’ın kendisini her şeyin efendisi olarak kurumsallaştırma savaşında muhalefet de tersten “evet bütün her şeyin sorumlusu sensin ve dediğin kadar güçlüsün” diyor. Demek istediğim AKP’nin aslında iddia ettiği kadar güçlü ve korkunç olmadığı değil. Zira güçlü ve korkunç ve bir takım dayatmalarına cepheden karşı durmamız gerekiyor. Vurgulamak istediğim daha çok, iktidarın salt bir karşıtı olduğumuzda ve her gün her konuda ürettikleri akıl almaz söylemlere karşıt söylemler geliştirmekten ötesini yapmadığımızda muhalefeti her zaman güçlendiremeyeceğimiz.
 
Savaşın, terörün, açlığın, yoksulluğun, örgütsüzlüğün, siyasal İslamın bu kadar pervasızca yayılabilmesinin, sermayenin-medyanın-bürokrasinin bu kadar yanlı olabilmesinin bütün nedeninin kadiri mutlak bir kişiye veya gruba bağladığımızda sosyalistler, demokratlar, ilericiler olarak tarihsel ve güncel bütün sorun ve sorumluluklarımızı üzerimizden atmamız, yalnızca seçimlere bel bağlamamız oldukça kolay oluyor. Örgütlenme ve dayanışma kanalları geliştirmek ve kendimiz üzerine düşünmek yerine gittikçe akıl ve mantık sınırlarını zorlayan AKP’yi teşhir etmek (gerek “kitlesel” basın açıklamalarıyla gerek medyatik kanallardan) yeterli bir siyasi faaliyet halini alıyor.  Giderek kendi sözümüzü, gündemimizi oluşturma kabiliyetimizi kaybedip AKP’nin ve Erdoğan’ın dayattığı çerçeveye ve tarza daha çok bağımlı hale geliyoruz.
 
Bugün her musibetin kaynağını AKP’de görmek için oldukça çok sebebimiz var. Fakat bu durum AKP dışındaki diğer öznelerin failliklerini ve güçlerini hafife almak, AKP karşıtı “cephede” yapılan yanlışları görmezden gelmek için bir gerekçe olamaz. Bu yanlışları görmezden gelmek, ezilen öznelerin somut güçlerinden, kendi içindeki çatışmalardan, somut ilişkilerden bağımsız olarak onları sonsuz bir ezilmişliğe ve zavallılığa mahkum etmek anlamına da gelir. Ezilen Kürt halkının haklarını savunurken, Kürt illerinde yaşanan kirli savaşa ve katliamlara karşı dururken, Kürt halkının sözümona intikamı adına yapılan katliamı yapanları açık biçimde eleştirmemek AKP otoriterliği ve zalimliği karşısında başka zalimliklere bel bağlamaktır.

 

(Bu yazı Yeniyol’un Mart-Nisan 2016 tarihli 18. sayısında yayınlanmıştır)