Kriz İktisatçıların İşi Midir?

Eyüp Özer

Evde elektrik tesisatı bozulunca elektrikçiyi, musluk bozulunca muslukçuyu çağırırız. Eh İktisat bozulunca da akla ilk iktisatçıları aramak geldi, onlar da sağ olsunlar bizi kırmadılar, son birkaç aydır neredeyse her gün, televizyonlarda, sosyal medyada, gazetelerde bildiklerini bizimle paylaştılar. Piyasacısından, solcusuna tüm ekonomistler bildik birkaç ezberi tekrarladılar; yabancı yatırımcının güvenini yeniden tesis etmek lazım, bunun için demokratikleşme çok önemli (çünkü apartayd Güney Afrika’sına yatırım yapan Volkswagen’inden, Ford’una küresel sermaye veya 1980 darbesinden sonra Türkiye’de büyüyen otomotiv sanayi bu dönemlerde yaşanan demokratik gelişmelerin bir ödülü olsa gerek); Merkez Bankası bağımsız olmalı, bu krizden ancak IMF çıkarır gibi neo-liberal argümanları artık sosyalist soldaki iktisatçılar bile üzerimize bol bol boca eder oldular.

Bir kısmı, tüm iyi niyetiyle, IMF programının kendileri açısından da kabul edilemez olduğunu vurguladıktan sonra, başka çıkar yol yok ama diye devam edip, aslında bu küreselleşme tartışmaları sırasında zamanında sık sık tekrar edilen ve çaresizliği yaygınlaştırmaya yarayan TINA (başka alternatif yok) sloganını bize tekrar hatırlattılar. Gerçekten çaresiz miyiz? Ya da sorun onlarda mı yoksa biz mi soruyu yanlış kişilere soruyoruz? Peki şehrin tüm su şebekesi baştan yanlış kurulmuşsa garibim muslukçu ne yapsın. Kriz kapitalizmin sistemik bir kriziyse, garibim İktisat ilminin teknisyeni ne çözüm bulsun. Gelmekte olan kriz, Türkiye’ye özgü değil, küresel kapitalizmin iç çelişkilerinin bir sonucu olan küresel bir kriz çünkü kapitalizm krizlerini çözemez sadece erteler veya başka yerlere taşır. Benzer şekilde 2008 krizini de çözemedi, Dünya’nın dört bir yanındaki Merkez Bankaları 2008 krizinden çıkış yolu olarak piyasalara para pompalamayı buldular. Bu dönemde birçok merkez bankası çok düşük faizlerle hatta sıfır faizle kredi veriyordu. Danimarka, İsveç, İsviçre, Japonya gibi merkez bankaları, kendilerine mevduat getiren bankalara “negatif” faiz uyguluyordu, yani paralarını tutmak için üstüne ardiye gibi bir de para istiyordu. Yani bankaya gidip 10 000 TL yatıyorsunuz ama yılsonunda 9950 TL çekiyormuşsunuz gibi düşünün. Hatta İsveç Merkez Bankası kendi verdiği kredi faizlerinde bile negatif faiz uyguladı. Bu arada o zaman ben niye geciktirdiğim her ay için kredi kartıma bir sürü faiz ödüyordum diye düşünüyorsanız hatırlatmak gerekir o gemi başka gemi. Ah o gemide ben de olsaydım diye iç çekmenin anlamı yok, o Mehmet Cengiz, Ali Ağaoğlu’nun, Koçların ve benzerlerinin gemisi.

Burjuvazi zenginleşirken

Dünya’da zaten sermayesi olan için para bulmanın bu kadar kolay ve ucuz olduğu bir dönemde, bu paranın önemli bir kısmı Türkiye’ye de geldi. Yüksek büyüme rakamları, çeşitli mega-projeler, hızla büyüyen sanayi tesisleri, hızla gelişen inşaat ve konut sektörü de bunun sonucu aslında. Yalnız bu Türkiye’ye özgü bir durum da değil, bu dönemde birçok uluslararası şirket krediler kullanarak rakiplerini satın aldılar, birçok büyük şehirde konutlar yine bu kredilerle yatırım şirketleri tarafından satın alındı ve artık konutlar oralarda yaşayan işçi sınıfının barınamayacağı kadar pahalı hale geldi. Yine bu krediler sayesinde yatırım şirketleri, fabrikaları satın alıp buralardaki binlerce işçiyi işsiz bırakıp bu firmaların varlıklarını hızla nakde çevirdiler. Türkiye’de ise, çokça tartışıldığı gibi bu paranın önemli bir kısmı inşaat sektörüne gitti, kamunun havaalanından Marmaray’a, köprüden tünele, Dünyanın en büyük adliyelerinden (en büyük cezaevi ve adliye inşa etmenin övünülecek ne yanı varsa) otoyollarına verilen inşaat ihaleleri ile ise yine bu para Mehmet Cengiz ve benzeri pek çok inşaat adamının servetine servet katmasına vesile oldu. Ama sadece inşaat da değil, Türkiye’de birçok  özel sektör şirketi yurtdışında şirket satın almalarını bu sayede gerçekleştirdi. Ülker’in Godiva’yı satın alıp sonra borcunu bizim üzerimize yıkıp kaçması gibi mesela. Tüketici kredilerindeki artış sayesinde Koç’un Arçelik’i, Ford’u, Tofaş’ı, işçi sınıfını daha da borçlandırarak satış rekorları kırdı. Ama sonra öğrendik ki, bu kadar borcun bir kötü yanı varmış, daha sonra geri ödemek gerekiyormuş. Merkez Bankaları artık yavaş yavaş 2008 krizinin etkilerinden çıkıldığına kanaat getirip, kredi faizlerini yükseltmeye, varlık alışlarını durdurmaya başlayacağını açıklayınca, Türkiye gibi bu dönemde yüksek borçlanmış ülkeler için sürülen sefanın, yavaş yavaş cefasını çekme vaktinin geldiği ortaya çıktı. Ancak daha önceki krizlerde yaşanılanlardan çıkarılan dersler ve son dönemde yaşananlar gösteriyor ki, sefayı sürenler ile cefayı çekenler aynı kişiler olmayacak. Türkiye burjuvazisinin zenginleşmesinin maliyeti, işçi sınıfına çıkarılacak.

“Maliyet” ve “Tasarruf”

Son günlerde süren McKinsey tartışması sırasında, herkes şirketin yabancı oluşundan bahsederken daha önemli bir sorun, bu şirketin sorumlu olacağı ofise Maliyet ve Dönüşüm ofisi adı verildiği o kadar çok dile getirilmedi. Burada “maliyet” diye kastettikleri, hastanedeki tomografi cihazı, okuldaki malzeme, emeklinin maaşı, memurun ücreti, işçinin kıdem tazminatı vs. Yani Cumhurbaşkanımızın da belirttiği gibi herhalde Sarayın itibarından tasarruf olmayacağı gibi, F-16’dan da tasarruf olmaz neticede. Yunanistan’da, Avrupa Bankalarını kurtarmak için süren kemer sıkma politikalarının sonucunda, tüberküloz, depresyon ve intihar önemli ölçüde artarken, HIV ikiye katlanmış ülke genelinde ölüm oranı 2000 yılında 100 000’de 944 iken, 2016 yılında 100 000’de 1174’e ulaşmış durumda, bu dönemde Dünya genelinde ölüm oranlarının düştüğünü de belirtmek gerekir. Türkiye’de ilerlemesini McKinsey’nin raporlayacağı anlaşılan IMF’siz IMF programının neler içerebileceği ise az çok belirli.

Nisan 2018’de IMF Türkiye ile ilgili bir rapor yayınlıyor ve burada Hükümetin görüşlerine de yer veriyor. IMF’nin önerilerinden bazılarına bakacak olursak: 1. Kıdem tazminatının işverenler üzerinde bir yük olduğu ve kıdem tazminatı sisteminin yeniden yapılandırılması gerektiği belirtiliyor ve Hükümet yetkililerinin ise bu yönde çalışmaları olduğunu ama sürecin yavaş ilerlediğini söylediği belirtiliyor; 2. Emek piyasasında daha fazla esneklik ve geçici iş ilişkisinin daha serbestçe kurulabileceği bir çalışma rejimi talep ediliyor; 3. Memur maaşlarındaki artışın gerçekleşen enflasyona göre ayarlayan birleşenin kaldırılması isteniyor; 4. Asgari ücret artışının enflasyon beklentisine bağlı olarak belirlenmesi isteniyor.

Yani hedefledikleri Türkiye’de tasarruf adı altında, sağlığından eğitimine sosyal hizmetler kısıtlanırken, yine kamunun tasarrufu için memurların çoğu daha güvencesiz statülere getirilecek, kalanların ise maaşı baskılanacak. Eğer asgari ücretliyseniz de öyle insan onuruna yakışır bir asgari ücret beklemeyin, maaş zammınız enflasyon beklentisine göre ayarlanacak ama yine de şanslısınız, güvencesiz çalışma biçimlerinin daha da serbestleştirilmesi ile “sıfır saatlik” sözleşmeler gibi patronun sizi istediği zaman çağırıp, istediği zaman gönderebileceği ve ay sonunda elinize asgari ücretten bile daha az paranın geçebileceği bir şekilde çalışıyor da olabilirdiniz. Tabii bu arada emekli olduğunuzda kıdem tazminatınızla ev alma hayaliniz varsa, o da artık biraz zor görünüyor. Çünkü kıdem tazminatı yıllardır dile getirildiği gibi fona devredilip miktarı azaltılacak. Tüm bunlar tabii, borcu ödemek için, iyi de borç kimin borcu ki. Yukarıda da bahsedildiği gibi, özel sektörün bir dizi patronunun borcunu, parayı kazandıkları zaman beraber harcamıyorsak o zaman neden beraber ödememiz gerekiyor. Sermaye krizden çıkış planını ortaya açık açık dökmek konusunda hiç utangaç değil, benzer açık sözlülük ise Hükümetten krizin muhtemel sonuçlarıyla baş etme yöntemini ortaya koyma konusunda geliyor.

Her ne kadar eylemin konusu krizden kaynaklanmasa da, 3. Havalimanında işçilerin çok temel insani yaşam koşulları için giriştikleri eylemin ağır şiddet ve gece baskınıyla toplu gözaltılar, ardından tutuklamalarla, ileride herhangi bir vesileyle oluşacak işçi eylemlerine karşı da bir gözdağı verilmiş oluyor. AKP’nin yıllardır bir yandan tekil işyeri düzeyindeki işçi eylemlerini önce işçi sınıfının geri kalanından izole edip sonra bastırması ama eğer talep işçi sınıfının daha geniş kesimlerinden geliyorsa kulak kabartması geleneği burada da işe yaradı. Havalimanı inşaat işçileri hızla toplumun geri kalanından izole oldular ve tek başlarına kaldılar. Ama tabii gelecek olası kriz koşullarında, artık ikincisini yani, işçi sınıfının geniş kesimlerinin taleplerine kulak kabartma kısmını yapması zorlaşacak. Artık 2016 yılı başında yaptığı gibi asgari ücreti arttıramayacak veya işçi sınıfının belirli taleplerine yönelik tavizler vermesi daha da zorlaşacaktır. Bu nedenle, krize karşı işçi sınıfının geniş kesimleri tarafından kabul görecek talepleri yüksek sesle dillendirmek, bunlar etrafında kampanyalar yürüterek, AKP’nin sınırlarını zorlamak, sosyalistlerin temel görevi olmalıdır. Madem ki, kriz dedikleri şey aslında siyasaldır ve onunla nasıl başa çıkılacağı bir siyasi tercihin sonucudur, kriz programıyla mücadele de iktisatçıların işi değil siyasetin işidir.

Talepleri öne çıkarmak

Krizin ardından yaşanabilecek işten çıkarmalara karşı; batan sanayi şirketleri kamulaştırılsın ve dış borçları ödenmeyerek faaliyete devam etsin demek; yarım kalan inşaatların ve batan inşaat şirketlerinin kamulaştırılarak, bu binaların kamu tarafından sosyal konut olarak artık şehirlerde barınamaz hale gelen gençlere ve düşük gelirli kesimlere düşük kiralarla sağlanması; çalışma sürelerinin azaltılarak istihdamın arttırılması; dış borçlardan ülke halkının geneli için fayda sağlayacak herhangi bir faaliyette kullanılmayanlarının kamu tarafından karşılanmaması ve ödenmemesi ; sağlık, eğitim, sosyal hizmet gibi alanlara kamunun yeni yatırımlarla istihdamı arttırması; kiracıların kiralarının enflasyondaki aşırı artış karşısında yüksek oranlarda arttırılmaması için bir yasal düzenleme yapılması vb gibi bir çok talep etrafında bir yandan kampanyalar yürütürken bir yandan krizin nedenleri ve bunun kapitalizmin kendi iç çelişkilerinin bir sonucu olduğunu krizden en ağır şekilde etkilenecek işçi sınıfına anlatmak önümüzdeki dönemde öncelikli görevimiz olmalıdır.

Aksi takdirde, krizle beraber artan işten çıkarmalar ve krizin faturasının işçi sınıfına ödetilmesi yönündeki önlemlerin yarattığı geçim sıkıntısının oluşturduğu hoşnutsuzluk, herhangi bir siyasi alternatif olmadığı durumda, hızla kendi koşullarından dolayı Suriyeli göçmenleri, kendi mahallerindeki sonradan gelen Kürt emekçileri suçlamaya, onlara karşı düşmanlığa ve maalesef pogromlara dönüşebilir. Üstelik şimdi Mecliste iki ülkücü parti ve onlara özenen bir AKP varken, krize karşı işçi sınıfını bölen, birbirine düşmanlaştıran sağ siyasi alternatifler, sol alternatiflerden çok daha geniş bir şekilde yankılanacaktır. Bu nedenle, solun mevcut siyasal dağınıklığına rağmen, hem oluşabilecek kendiliğinden işyeri eylemleri ve tepkilerinde işçileri yalnız bırakmamak, devletin onları tecrit etme çabasına karşı durmak için ve hem de işçi sınıfının geniş kesimlerinin ortaklaşabileceği geçiş talepleri etrafında, krizin bedelinin işçi sınıfına ödetilmesine karşı durarak kapitalizmi teşhir etmek için olabilecek en geniş cepheyi kurma görevi önümüzde duruyor.