MENU

Onların Ünsal Oskay’ı ve Bizimki

image

 

U. Uraz Aydın –

 

“Ben çok bilgili bir insan değilim, çok iyi bir bilim adamı da değilim. Ama ne okumuşsak, neyin üzerinde düşünmüşsem, ne yazmışsam hep içimdeki bu insan olarak taşıdığım sancıdan ötürüdür”.
 
Fazlasıyla erken gelen ölümünün ardından Ünsal Oskay devlet ve akademi katında “Türkiye’de iletişim bilimlerinin kurucusu” olarak anılırkenFacebook ve Ekşisözlük gibi popüler gençlik mecralarında, “kitaplar ağır değil, siz hafifsiniz” türünden, Hoca’nın spontane biçimde geliştirmekte maharetli olduğu espritüel aforizmaları ön plana çıkarıldı. Medyada ise bu ikisinin bir alaşımıyla Hoca’nın takdim edildiğine tanık olduk. Resmî yahut popüler olsun, bu türden mecralarda yer alan anmalar, merhumu ancak kendilerine yaşam veren değerler açısından resmetmeye, kurumsal yahut eğlenceli yönleriyle tasvir etmeye eğilimlidir. Fakat Hoca’nın gerek üniversitede üstlendiği görevler ve kendi bilim dalına katkıları, gerekse öğrencilerinin ve dinleyicilerinin uzun dersleri/sohbetleri sırasında dikkatini diri tutmak üzere başvurduğu anekdotlar ve kıvrak zekâsının da yardımıyla ürettiği aforizmalar, esasında ne akademik mantığa ne de popüler beğeni kalıplarına sığabilecek, çok daha yıkıcı bir tahayyülün unsurları olarak değerlendirilmelidir.
 
Öncelikle, tıpkı Eski Yunan düşüncesinde olduğu gibi “bilme”nin kendisinin bir mutluluk kaynağı olduğuna inanıyordu Hoca. Fakat bu bilme öyle “28 yıl önce Arjantin-Brezilya futbol karşılaşmasının hangi ülke lehine kaç kaç bittiğini bilme anlamında bir bilme değil. İnsanın yaşadığı hayata anlam vermesini sağlayacak bilgilere erişebilmesi anlamında bir bilim”dir. Ancak, esas önemli olan, edinilen bu bilgilerin işleviydi. Bu bağlamda sosyal bilimlerle ilgilenmenin kendisi, Hoca için, toplumsal yapıları, onları dönüştürebilmek için daha iyi tanımanın bir yoluydu; kendi deyişiyle “toplumbilim’i toplumların daha ileri toplum biçimlerine geçişi için gerekli bilgilerin üretilmesine katkıda bulunabilecek bir bilimsel çalışma alanı” olarak görmek ve “devrimci işleve açık” yeni sosyolojik anlayışlar geliştirmek gerekmekteydi1. Bu çerçevede Marksizm’i “hayatta bir rehber” olarak kullanmak için sosyolojik araştırmalara ve bulgulara ihtiyaç vardır, çünkü “Marksizm bir sistem, bir açıklama getirse bile bunun yanında bu açıklamaların hangi ortama nasıl uygulanacağını keşfedebilmemiz için bugünkü durumun betimlemesini yapan sosyolojik bilgiye ihtiyaç vardır”2. Öğrencisi, asistanı, dostu Göksel Aymaz’ın yoğun çabaları sonucu okuduğu, ve hatırladığım kadarıyla pek de tutmadığı Pierre Bourdieu’yle aslında paylaştığı bir yaklaşımdı bu. Aynı kelimelerle ifade etmese de Hoca için de sosyoloji bir “dövüş sporu”ydu.
 
O “hiç bitmeyen tarih merakı”nı da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Tarihle ilgilenmek, tarihi bilmek, toplumsal yapıların insan eliyle yaratıldığını ve insan eliyle değiştirilebileceği anlamanın bir yoluydu Ünsal Hoca için. Gordon Childe’ın Kendini Yaratan İnsan’ı ve George Thomson’ın Tarihöncesi Ege’si Hoca’nın okuma listelerinin vazgeçilmezleri arasında yer alıyordu. Ve de tabii ki Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nin başlıca kaynaklarından biri olan ve “çevirmekle gerçekten iyi bir iş” yaptığına inandığı Lewis Henry Morgan’ın Eski Toplum’u…. Haydar Rıfat Bey’in “muhtasar tercümesi”ni okuduktan sonra bu kitabı çevirmeye karar vermesini şöyle anlatıyordu: “Bir gün muhakkak Bodrum’un köylerinde bir taş evim olacak diyerek eski yıkıklardan hurdacılara düşmüş, kaynaksız, perçinle tutturulmuş oya gibi güzel pencere demirleri toplamam gibiydi Morgan’I çevirmek istemem”3.
 
Sanıyorum, öncelikle Baudelaire üzerine çalışmalarıyla tanıdığı ve hayran olduğu Walter Benjamin’de onu cezbeden önemli bir nokta da Alman-Yahudi düşünürün tarih felsefesine yaklaşımıdır. Ünsal Oskay Benjamin’in intihar etmeden önce yazdığı son metin olan Tarih Kavramı üzerine tezler ile Türkiye’de ilgilenen ilk kişilerden biri olmuştur. Tarihsel materyalizm içindeki hâkim pozitivist-ilerlemeci anlayışla cebelleşen bu kısa ama muazzam bir derinliğe sahip olan metnin yıldızı gerek Türkiye’de gerekse uluslararası literatürde 90’lı yıllardan itibaren parlayacaktır. Bugün tezlerin başlıca Marksist yorumcularından biri olan Michael Löwy, bu metnin varlığından ancak 1979’da Gershom Scholem’le tanıştıktan sonra haberdar olduğunu söyler. Ünsal Oskay ise daha 1981 yılında Tarih Kavramı üzerine tezleri Türkçe’ye kazandırır –daha sonra üç çevirisi daha yapılacaktır. Aynı sene içinde kaleme aldığı “Walter Benjamin’de Tarih, Kültür ve Fantazya” denemesinde tezlerin ayrıntılı bir okumasına girişerek Benjamin’de “özgürleşim sorunuyla ilgilenebilmek ile Tarih bilgisine sahip olmak” arasındaki bağı vurgular: “Siyaset düzeyinde gerçekleştirilmesi amaçlanan gerçek kurtuluş ve özgürleşim, Tarih’in bilinen, değişmez bir süreklilik olarak görünen haline insanın sahip çıkması, onunla ilgilenmesi, değişebilir olduğunu kavraması, kendini ondan sorumlu sayması ile gerçekleştirilebilecek bir özgürleşim sorunudur”4.
 
Tarih’i bilmenin ve onunla ilgilenmenin ötesinde, yine Benjamin’in etkisiyle, geçmişe dönük nostaljik bir bakışın da dönüştürücü bir işleve sahip olduğunu düşünür Hoca. Zamanın fragmanlaşmış bir biçimde, “şoklar” şeklinde algılanmasının bir “unutma”ya yol açtığını ve bunun da rutinleşmiş bir gündelik işleyişe bilinçli bir karşı koyuşu engellediğini düşünür: “ ‘Belleksiz kalma’ insanın varolan’ı, olabilecek olan tek hayat saymasına; varolan karşısında eleştirel bir duygu ve zihin zenginliği kazanmamasına yol açmaktadır”. Dolayısıyla “geçmişin farklı yanlarını korumak, görünür kılmak ve algılatmak isteyen nostalji, yabancılaşmayı kendisine varlık nedeni edinmiş modern toplumlarda, hâlâ yitirmediğimiz ‘insan’ yanlarımızın yarına saklanabilmesi için bir umut olmak ister”5. Esasında kapitalist moderniteye, yine modernite içinden, modern toplumun barındırdığı özgürleşim potansiyellerine dayalı bir eleştiri yönelten Ünsal Oskay’ın fikriyatında sanki ince bir romantik damar da sezilebilir.
 
İletişim Bilimleri alanındaki çalışmalarını da, ve özellikle de devasa eseri 19. Yüzyıldan Bugüne Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri’ni “eşitsizliğe ve yabancılaşmaya dayalı toplumsal dizge”den kurtulma mücadelesinin bir parçası olarak görüyordu. “İletişimin kültürel işlevlerinin iletişimin kendi yapısını aşan bir sorun olduğu” savından yola çıkarak kaleme aldığı bu doçentlik tezinin problematiğini şöyle ifade ediyordu, Hoca: “Kitle iletişiminin bugünkü durumu ile yüklendiği temel kültürel işlevi olan toplumsal iktidara kültürel bir hegemonya düzenlemesi sağlama işlevinin nasıl işlemekte olduğunu kavramak; bu kavrayış ışığında, belirli bir ölçüde de olsa çözüm yolunda düşüncemizin önünü açabilmek”6. Aynı çalışmasında Habermas’la yaptığı tartışma sırasında, bu “çözüm”ü de, aşağıdaki uzunca alıntıda görülebileceği üzere, hayli “net” biçimde tarif ediyor: “Varolan toplumların egemenlik yapısına açıkça karşı çıkmayan; bu karşı çıkmanın, şimdiye kadarki Tarihin gösterdiği üzere, sınıfsal bir politik ve kültürel mücadele ile olabileceğini kavrayamayan çözüm önerilerinin eninde sonunda evcilleştirilmiş bir seçkinliğe ve bunun direnimci en uç hâlinde ise siyasal bir nihilizme varmak zorunda kalmaları da bunu gösteriyor. Bugünkü toplumlardaki sınırlı ve tek yöne akışlı iletişimin yerine özgür bir iletişimin kurulabilmesi bütün bir toplumun değişimine; en temel nitelikte bir siyasal erk değişimine bağlı görünüyor”. İki sayfa sonra, Habermas’taki “kuramsal eksikliğin” esasında tüm Frankfurt Okulu’nda da görüldüğünü vurgulayarak toplumsal dönüşümün öznesi ve yöntemine dair fikrini bir kez daha belirtiyor: “… toplumsal konumu boşlukta bırakılmış insanların bireysel bilinçlenmesi ile değil, sınıfların bilinçlenmesi ve sınıfların siyasal mücadelesi ile…”.7
 
Bu nedenle de çalışmanın içinden geçip giden sayısız yazar ve kuramcı içinde iki karakter ön plana çıkar: İlki, Moby Dick’in kahramanı, “kuzeyden görünmeyen yıldızların altında bağımsız düşünebilen” ve “beyaz ırktan gelen denizci vahşi ile Hawaili vahşiyi bir araya getirmenin yolunu bulmuş olan” Kaptan Ahab 8; diğeriyse, meta fetişizmi, şeyleşme ve yabancılaşma kavramsallaştırmalarıyla “fantazyanın realitenin yerini almaya başladığı günümüzde toplumsal iletişimin sorunlarını anlamak için kuramsal analizlerde ‘asgari’ yola çıkış noktası olma niteliğini” hâlâ sürdüren Marx…
 
Elbette Hoca’yı anarken vurgulamayı es geçemeyeceğimiz bir nokta da Frankfurt Okulu’nun Türkiye’de tanınması konusundaki katkısıdır. En başta da Eleştirel Teori’nin tarihi hakkında iki temel kaynaktan biri olan Martin Jay’in Diyalektik İmgelem’i (“5’nci bölümü iki defa okuyun!”) ve aynı yazarın Adorno biyografisinden yaptığı çeviriler. Bugün Frankfurt Okulu, Türkiye’de iletişim bilimlerinin vazgeçilmez kaynaklarından biri haline geldiyse, ve hatta –bir dostumun, biraz da abartarak ifade ettiği gibi “Marksizmi bir iletişim kuramı zannetmeye” eğilimli olan– halkla ilişkiler bölümlerinde bile Kültür Endüstrisi ve Adorno’dan söz etmek adetten sayılıyorsa, bunun başlıca “müsebbibi” Ünsal Oskay’dır.
 
Çalışmalarının ve tercümelerinin dışında, o “özgürleştirici bilgi” ve bilgi kaynaklarını paylaşmanın bir diğer mecrası da tabii ki anfilerdi. Gerçi Marmara İletişim’in derslikleri için “anfi” kelimesi biraz iddialı kaçabilir. Ama zaten Hoca için her mekân bir derslik işlevi görebilirdi. Okulun yan sokağındaki esnaf lokantasında öğle yemeğini yiyen inşaat işçilerinin şaşkın bakışları altında, lokantanın orta yerine sandalyesini çekip sigarasını tüttürürken, Zweig’tan yola çıkarak Belle Epoque Viyanası’nı anlatışını unutmak mümkün mü? Küçük kağıt parçalarına tuttuğum ders notları, daha çok kitap listelerini andırıyor: Braudel’inAkdeniz’i, Benjamin’in Pasajlar’ı, Kamasutra, Hanioğlu’nun Abdullah Cevdet ve Dönemi,Thomas Münzer (herhalde Ernst Bloch’unki), Osmanlı Döneminde Arap Kentleri, 1844 Elyazmaları, Berman’ın Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’u, Küçük Asya Rumları, Mehmet Fuat’ın ve Ali Fuat Cebesoy’un anıları, Urfalı Mateos Vekayınamesi, Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, Doğu Akdeniz’de Liman Kentleri… Ve bir o kadar da roman:Dekameron, Gargantua, Sinekli Bakkal, Guliver’in Seyahatleri, Onbinlerin Dönüşü, Yer Altından Notlar, Göl İnsanları, 80 Günde Devr-i Alem, Goethe’nin İtalya Seyahati… Çünkü Hoca, yine iki temel eserini Türkçeye kazandırdığı C. Wright Mills (İktidar Seçkinleri veToplumbilimsel Düşün) gibi “iyi bir romancının kötü bir sosyal bilimciden daha iyi bir sosyal bilimci sayılabileceğini” düşünüyordu. Fakat Mills’in cümlesinin devamını da eklemeyi unutmuyordu: “Ama, siz gene de iyi bir toplumbilimci olmaya çalışın”.
 
Sol cenahta entelektüelin militan olanı makbuldür genellikle. Ünsal Hoca böyle biri değildi. 19 yaşında bir birinci sınıf öğrencisi olarak derslerde en temel sosyoloji kitabı olarakKomünist Manifesto’yu okumamızı öneren bu ufak tefek, kalın sesli hocayı, heyecanla bahçede kıstırıp, o aralar pek bir hayran olduğumuz Zapatistalar üzerine ne okuyabileceğimi sorduğumda, “Onlar kim? Ben bilmem öyle şeyleri” yanıtı beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı. Derste siyasi grupları da “tarikat” olarak tanımlamasına fena bozulmuştum, ama kendisini yine de “troçkist tarikata” daha yakın hissettiğini söylediğinde de ağzım kulaklarıma varmış, arkadaşlara da bir hayli hava basmıştım. Gerçi yıllar sonra İspanya İç Savaşı üzerine sohbetimizde söyledikleri pek de “bizim tarikata” uygun gibi gelmemişti… Ama Hoca’nın safı belliydi, bir söyleşide ifade ettiği gibi “dünya ile ilgilenmeyen bir sürü eşeğe oranla en yanlış solcu bile aziz bir insandır”. Bu elbette “yanlış solcu” olmaya bir davet değildi –ve Mills gibi ekleyebilirdi: “Ama siz yine de iyi bir Marksist olmaya çalışın”. Fakat ifade etmek istediği her koşulda, her şeye rağmen hayata soldan bakıyor olmanın önemiydi.
 
O “sınıfsal politik ve kültürel mücadele” alanında, işin kültürel olan kısmına yönelmişti. Ne yazıp çizdiğiyse bunu yabancılaşmadan ve eşitsizlikten arınmış bir dünyanın yollarını açmak için, Kaptan Ahab gibi insanoğlunun “bu amansız kaderine karşı direnmekten başka çaresinin olmadığını anlatmak” için yapmıştı. Kendisine layık olmaya çalışacağız.
 
1 Ünsal Oskay, “Çevirenin Önsözü”, Tom Bottomore, Toplumbilim, çev. Ünsal Oskay, Der yayınları, p. VII.

2 “Ünsal Oskay ile söyleşi”, İleti, Haziran/Temmuz 1997, sayı 2, s. 16.

3 Ü. Oskay, “Enformasyon Toplumuna Geçmezsek Geleceğin ‘Aztekleri’ Olabiliriz”,Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım, YKY, İst., 1999, s. 77.

4 Ü. Oskay, “Walter Benjamin’de Tarih, Kültür ve Fantazya”, Estetize Edilmiş Yaşam, Der yayınları, İst., 1995, s.132 (ilk basım Oluşum dergisi, Frankfurt Estetik Özel sayısı, Mayıs 1981)

5 Ü. Oskay, “Nostaljinin Dönüştürücü İşlevi Üzerine”, Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım, YKY, İst., 1999, s. 148-149.

6 Ü. Oskay, XIX. Yüzyıldan Günümüze Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri. Kuramsal Bir Yaklaşım, Der Yayınları, Ist., 1993, s.407.

7 İbid., s. 258, 260.

8 Bu satırlarla, “hayatı değiştirmek için öncelikle, kimsenin düşünmediğini düşünebilen insan ile, en güzel balina tasvirlerini yapabilen ve “balinayı gerçekten gören” insanların bir araya gelmesini ve böylelikle umutsuzluğu aşılması gerektiğini savunur Melville”. İbid, s. 135.