Daha da Geç Olmadan: Sosyalistler ve Krize Karşı Mücadele

 

 
Önder AKGÜL –
 
Üçüncü havalimanı işçilerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi talebiyle verdikleri militanca mücadele ekonomik krizin emekçiler tarafından nasıl deneyimlendiğini ve de hâlihazırdaki kriz durumu onların lehine değişmedikçe önümüzdeki dönemde emekçilerin neyle karşı karşıya olduklarını bizzat teşhir etmiş oldu. İnşaat işçilerinin sesine kulak verdiğimizde, emekçi sınıfların hafızasına bugünden yer edecek o tarihi belgede yazılan talepler listesine baktığımızda zaten pek parlak olmayan çalışma ve barınma koşullarının son bir yıl içerisinde çok daha kötüye gittiğini ve baş edilemez bir raddeye geldiğini öğrenmiş bulunduk. Özellikle, son on yıldır AKP-Erdoğan iktidarının temellerini oluşturan sermaye birikim rejiminin neredeyse temel kolonu olan inşaat sektöründe böylesi bir direnişin gerçekleşmesi elbette sembolik bir anlam da taşıyor. Kriz bu sektörde ağırlığını çok daha erkenden göstermeye başlamışken, bu ağırlık sektörün sermaye grupları tarafından maliyetler kısılarak ve işçilerin çalışma ve barınma koşulları kötüleştirilip emekçilerin sırtına yüklenmiş oluyor. Üçüncü havalimanı işçilerinin mücadelesi karşısında jandarmanın kullandığı pervasız şiddet, yargının işçileri tutuklamaya kadar varan zorbaca diye tarif edebileceğimiz tavır, ve medyanın her tür tahrifi ise önümüzdeki dönem krize, çalışma koşullarının kötüleşmesine, işten atılmalara karşı yükselebilecek her tür mücadelenin rejim ve aygıtları tarafından, devletin adeta burjuvazinin yürütme organı olduğunu kanıtlamak istercesine, bastırılmaya çalışılacağına dair önemli ipuçları sunuyor.
 
Mücadeleyi inşa etmek
 
Krizin elbette inşaat sektörüyle sınırlı kalmadığı ve kalmayacağı malûmun ilâmı. Bu yazıda detaylı bir şekilde elbette tartışamayacağız ama iktisadi verilere baktığımız takdirde diğer bir malûmun ilâmı ise krizin çok daha derinleşeceği, ve kendisini emekçilerin gündelik hayatlarında çok daha şiddetli bir şekilde hissettireceği mefhumudur. Modern Türkiye tarihinin en şiddetli iktisadi krizlerinden birinin yaşanacağı artık neredeyse ‘’piyasacı’’ diye tabir edebileceğimiz iktisatçılar tarafından dahi dillendirilmekte. İktidar medyasını izlediğimizde ya da okuduğumuzda elbette böyle bir tablo ile karşılaşmıyoruz, başka bir kâinatın parçası olduğumuz hissiyatını elde etmemek de mümkün olamıyor. Bizler için belki de daha hazin olan durum ise sol-sosyalist hareketin krize karşı yaptığı ya da daha doğru ifade etmek gerekirse yapmadığı hazırlığa ve yığınağa bakınca da benzer bir hissiyatı elde etmenin kaçınılmaz olmasıdır. Hâlihazırdaki tabloya baktığımız takdirde sosyalist hareketin emekçiler nezdinde itibarı olabilecek bir kriz karşıtı mücadele inşa etmeye çalıştığını söylemek ne yazık ki güç olacaktır. Sol-sosyalist çevrelerle ilişkisi olan ya da genel olarak sol-sosyalist kamuoyu nezdinde itibarı olan iktisatçıların krizi, krizin nedenlerini ve muhtemel sonuçlarını analiz etmeleri üzerine kurulu yazıların ve mülakatların yayımlanması ve çeşitli toplantıların düzenlenmesi ötesine geçtiğimizi henüz söyleyemeyeceğiz. Safi iktisatçı bir bakış açısıyla ele alındığında temel soru ve çıkış noktası emekçilerin krizi nasıl deneyimleyeceği ve bu deneyimi tersine çevirecek ne tür mücadele kanalları inşa etmek gerektiği olmuyor, aksine krizin yönetilip yönetilemeyeceği üzerine bir tartışma hâkim oluyor. Bu noktada, Merkez Bankasının bağımsızlığı meselesinden, neredeyse 2002-2008 dönemi iktisat ve para politikalarına bir özlemi andıran ve IMF ile masaya oturularak krizin daha yönetilebilir bir hale getirilebileceği yargısının, sol-sosyalist çevrelerde ve yazın dünyasında dile getiriliyor oluşunu en fazla bir talihsizlik olarak değerlendirmek gerekecek.
 
Birleşik bir cephe ihtiyacı
 
Siyasal açıdan daha da tehlikeli olan ise sol-sosyalist çevrelerde zaman zaman hâkim olan AKP-Erdoğan rejiminin krizi yönetemeyeceğinden dolayı krizin otomatik olarak rejimi zayıflatacağı ve hatta rejimin sonunu getireceği yanılsamasıdır. İktisadi bir krizin rejimi zayıflatacağı, emekçi sınıfları ve işsizleri sol-sosyalist saflara çekeceği gibi kendiliğindenci yanılsamalara kapılmamak gerek. Sol-sosyalist hareketlerin yenilgiyle, güçsüzlükle ya da hazırlıksız, yığınaksız girdikleri iktisadi kriz ortamlarının daha sağ, milliyetçi ve faşizan hareketlerin güçlenmesine neden olduğu tarihsel ve güncel birçok örnekte vuku bulmuştur. Ekonomik kriz atmosferinde emekçilerin henüz törpülenmemiş kazanımlarını ve taleplerini baskılayacak Kürt ve göçmen karşıtlığı üzerinden sokakta bizzat AKP ve MHP tarafından örgütlenen milliyetçi ve faşist mobilizasyon rejimin daha da konsolide olması ve aynı zamanda MHP’nin daha da güçlenmesinin önünü açabilir.
 
Emekçilerin bizzat kendi mücadeleleri vasıtasıyla siyasallaşarak Erdoğan-AKP rejiminden bir kopuşu sağlayabileceği hakikatini unutmadan emekçiler nezdinde itibarı olabilecek ekonomik kriz karşıtı birleşik bir cepheyi daha da geç kalmadan ya da felakete yenik düşmeden inşa etmek sosyalistler açısından acil bir görevdir. Kriz karşıtı bir cepheyi elbette sınıf hareketinin mevcut durumu ve sosyalist hareketin eyleme kapasitesini göz önüne alarak örgütlemek elzemdir. Yani “en devrimci’’ sloganı bulmak yerine kriz koşullarında emekçi sınıflara ulaşılabilecek ve onların da ciddiye alabileceği, ikna olabileceği işten atılma, işsizlik, çalışma saatleri ve koşulları, kredi borçları, vergi meselesi gibi yakıcı sorunlara bir çözüm sunan belli başlı birkaç talep tarif ederek, bireylerin katılımına açık, yerelleşen, birleşik bir mücadeleyi bugünden tez örgütlemek sosyalistler olarak asli görevimizdir. Böylesi bir kriz karşıtı cephe var olan ve önümüzdeki dönem yükselebilecek her tür yerel, işyeri ya da mahalle bazlı mücadeleler ile dayanışmanın da ötesine geçerek bu mücadelelerin bizzat iktidar tarafından bastırılmasına ve izole edilmesine karşı bu mücadelelerin birbirileri nezdinde ve genel kamuoyunda görünürlüğünü sağlayacak, tecridini engelleyecek bir çalışmayı önüne koymalıdır. Belli başlı talepler etrafında krizin faturasının emekçilere ödetilmeyeceğini toplumsal peyzajda hakim bir ses olarak inşa etmek, var olan mücadeleleri koleklifleştirecek, sermayenin krizden kurtulmak için daha fazla talan edeceği doğayı, suyu, tarım alanlarını savunacak, aynı zamanda emekçilerin müşterek yaşam ve dayanışma alanlarını örmek için en geniş kesimleri dahil edebileceğimiz birleşik bir mücadele hattına ve cephesine ihtiyacımız olduğu gerçeği ile hareket ederek sosyalistler olarak yeniden yan yana gelmelerin zaruri olduğunu hissetmek ve bunun sorumluluğunu almak gerekiyor.
 
Son olarak, kriz karşıtı birleşik bir mücadele cephesinin inşası sosyalist hareketin krizini de aşma potansiyeli taşıyacaktır. Kısaca söylemek gerekirse sosyalist hareketin geneli maalesef iktidarın bizzat tesis etmek için çaba sarf ettiği iki mahalle arasında olduğu var sayılan kültür savaşlarının bir tarafı konumuna sıkışmış durumdadır. Sosyalist hareket bu kurgusal kültürel coğrafyaları kesecek, siyasetin taraflarını yeniden tanımlayacak ‘’sınıfçı’’ bir siyasi pratik ve söylem oluşturmak yerine bizzat bu kültürel kutuplaşmanın bir tarafı gibi hareket etmekte pek de bir beis görmüyor. Bu noktada, kriz karşıtı mücadelenin inşası sosyalist hareketi kültür savaşlarının bir tarafı konumundan kurtaracak, siyaset alanının taraflarını yeniden tanımlamamıza imkân verecek ve AKP seçmeni emekçi kitlelere seslenebilmenin kanallarını açacak potansiyeli taşıyabilir.