MENU

Yeni Orta Sınıf Tezleri ve Gezi Direnişi

bahadırgezi

 

Bahadır Nurol –

 

Giriş
 
60’lı yıllarda nasıl bir insan olduğumu hatırlıyorsunuz. O zamanlar okullarda, üniversitelerde yüzlerce toplantı düzenlemiştim. Rektörler, müdürler benim adımı duyunca tir tir titrerlerdi. ABD’nin bir sürü eyaletinde oturmam yasaklanmıştı, evde çocuklarla ana babaları arasında sayısız şiddetli tartışmanın konusu idim. 70’li yıllarda sakalımı kestim, kimse beni sokakta tanımaz oldu. Bugün artık evden çıkarken ‘American Express’ kartımı alıp almadığımı kontrol ediyorum.”[1] (Jerry Rubin, Philadelphia, Mart 1985)
 
Jerry bir pazarlamacı jargonuyla konuşuyor olsa da, 1960’lı yıllardan söz ederken pek de haksız sayılmazdı. 1967’de ekürisi Abbie Hoffman’la birlikte Wall Street protestosunda bir çuval dolusu parayı ateşe verdiğinde, binlerce yoldaşıyla Pentagon’a yürüyüp askerle çatıştığında, 1968’de Vietnam Savaşı’nı protesto etmek için Demokrat Parti Kongre’sini bastığında, Chicago Yedilisi Duruşmaları adıyla anılacak yargılamaları esnasında mahkemeye yargıç cübbeleriyle gelip kapitalizme ağzına geleni saydığında, insanları kentin içme suyuna LSD karıştırdıklarına inandırıp belediye başkanını öfkeden küplere bindirdiğinde, Jerry sistem nezdinde pek de makbul bir yurttaş değildi.
 
Jerry 1970’li yıllarla birlikte keskin bir viraj alarak kamyonu sağ şeride çekti. Vaktiyle sövüp saydığı Wall Street’te çalışmaktan Apple bilgisayarlarına yatırım yapmaya ve sonunda iş adamları için hayli tuzlu meblağlar karşılığında partiler düzenlemeye dek uzanan bir dizi işle haşır neşir oldu. 1994’te hayatını kaybettiğinde doğal besinler ve besin takviyeleri pazarlayan bir multi-milyonerdi. Müşterileri ise genç, kentli ve meslek sahibi orta sınıflardı. “Bankacılar, dişçiler, doktorlar, patronlar hep bizden” diyordu artık Jerry, “Devlet biziz. Ne diye kendimize karşı mücadele edelim?” İşçiler ve yoksullar ise, Jerry’nin ifadesiyle, sadece başarmak istiyordu: “Devrim değil, başarmak istiyorlar. Onlar devrimi düşünmüyorlar bile. İstedikleri diğerleri gibi başarmak.”

 
Orta Sınıf Harikalar Diyarında
 
Jerry’nin öyküsü son derece basit bir akıl yürütmeye dayanıyordu: Bilgi işlem teknolojileri sayesinde üretici güçlerin gelişiminde yeni bir aşamaya geçilmişti. Sınıf savaşının bittiğini ilan eden gonga vurulmuş, rakipler köşelerine çekilmişti. Sanayi işçilerinin toplam işgücü içindeki oranı, buna bağlı olarak siyasal etkinlikleri ve nüfuz alanları azalmaktaydı. Bundan böyle üretim teknoloji temelinde gerçekleşecek, emek gücü kendisini ağırlıklı olarak bilgiye dayalı işlerde, entelektüel alanlarda var edecekti. Kapitalizm artık ekonomik çelişkilerini aşmayı başarmıştı ve çalışanlara sürekli yükselen bir yaşam düzeyini garanti ediyordu. Bu akıl yürütme basit ve kullanışlı olduğu kadar etkiliydi de. Hem de devrimciler arasında dahi kayda değer bir karşılık bulacak kadar. Nitekim Mandel, 1968 yılında Batı Almanya ve ABD’de pek çok devrimci öğrencinin, “bu ülkelerin işçi sınıfının neokapitalist toplumla kesin olarak bütünleşmiş olduğunu, başkaldırmaktan aciz olduğunu ve bu nedenle de artık devrimci dönüşümün temel gücü olamayacağını”[2] söylediğinden bahsediyordu.
 
Velhasıl akademisyenler, politikacılar ve basın el birliğiyle dünyayı fethe çıkacak yeni bir orta sınıfın yükselişini müjdeliyordu. Geleneksel olarak dar görüşlülük, kayıtsızlık, tutuculuk ve konformizmle özdeşleşen orta sınıf değerleri, ölçülülük, liyakate önem vermek, bireysellik ve akılcılık olarak yeniden adlandırılıp kutsanıyordu. Bu sınıf dünyayı tüketim ekseninde değiştirecekti. Proletaryanın üretici vasfı kapitalizm için artık pek bir değer taşımıyordu, onlara esasen tüketiciler olarak ihtiyaç vardı. Dolayısıyla yeni orta sınıf tüketim arzusu temelinde vücut buluyordu. Tüketici tercihlerinin yelpazesi genişledikçe kendisini kişilik sahibi addeden bir sınıftı bu. Dolayısıyla toplumsal kimlikler, sermaye birikim sürecinin önceliklerine göre konulduğu kabın şeklini alan, hayli akışkan ve kolayca gözden çıkarılabilir olmalıydı.
 
Böylece orta sınıf üretim ilişkilerinin dışına yerleştirildi. Bu sınıfa ait kimselerin diğer herkes gibi emek gücünü bir ücret karşılığında satıyor olmasının ne önemi vardı ki? Ana akım sosyolojinin kullandığı eğitim, gelir, meslek ve mülk sahipliği kategorileri bu şen şakrak tüketicileri anlamlandırmak için yetip de artıyordu bile. Eğitilmiş nüfus oranı dünya ölçeğinde hiç olmadığı kadar yüksekti ve istihdam imkanlarının sefaletinden bahsedip bu manzaraya kara çalmanın alemi yoktu. Eğitimli nüfus, fiiliyatta olmasa bile potansiyel olarak yeni orta sınıfın üyesiydi. Pek çok gelişmekte olan ülkede kişi başına düşen milli gelir istatistikleri yükselen bir eğri çiziyordu. Akışkan finans sermayesi hızla yerküreyi dolanıyor, emekçileri olmasa bile istatistikleri ihya ediyordu. Tezgah başında ter döken kol işçileri yok olmasalar da görünmez olmuşlardı, merdiven altı atölyelerde ve emek gücünün ucuz olduğu ülkelerde gizleniyorlardı. Hızla büyüyen hizmet sektöründe sınıf atlamak altı üstü yaratıcı bir fikir geliştirmeye bakıyordu. Mülk sahipliği eski anlamını yitirmişti. Önemli olan kredi kartı sahipliği ve banka kredisi kullanma alışkanlığıydı. Piyasa bu verilere dayanarak kendisini tüm toplumsal kesimlerin tüketim ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde yeniden yapılandırıyordu.
 
Bu süreçte toplumun geniş kesimleri kredi kartı ve taksit sistemi sayesinde üst gelir kategorisine yönelik ürünleri elde etme imkanına kavuşmuştu. Faiz oranlarının düşmesiyle ihtiyaçlarını ertelemek zorunda kalmıyordu. Artık para biriktirmeye ihtiyaç yoktu zira piyasalar her keseye uygun vadede borçlanma imkanı sunuyordu. Hayat bugün yaşanması gereken bir şeydi ve milyarları orta sınıfa davet eden sûra üflenmişti. The Economist, beşeri ilişkilerde yaşanan sessiz bir devrimden bahsediyor, gelişmekte olan ülkelerde 2000’li yıllarla birlikte orta sınıfların sayısının iki milyara ulaştığını müjdeliyordu.[3] Bu artan refahla ve yeniden şekillenen arzularla patlak veren bir devrimdi. Sessizdi çünkü bu devrimin havarileri başarının meyvelerini mideye indirirken ülkelerini içten içe kalkındırıyorlardı. Bu başarı, ekonomik büyümenin ürünüydü.

 
Ben Gamlı Hazan Sense Bahar
 
Liberal rüya iki ana öncüle dayanıyordu: İlkin, ekonomik krizler ve uzlaşmazlıklardan azade bir dünya veri kabul edilecekti. İkinci olarak ise siyaset ya da insanların kendi kaderleri hakkında söz söyleme ve eyleme geçme hakkı ekonomik düzlemden dışlanacaktı. Ne var ki krizler ardı ardına patladı ve insanlar seslerini yükselttiler. Avrupa ve ABD’de ekonomik kriz, gelir dağılımındaki dengesizlikler, yoksulluk ve hükümetlerin toplumun geniş kesimlerini siyaset alanından dışlayan politikalarına karşı kitlesel gösteriler patlak verdi.
 
ABD’de göstericiler banka kurtarma operasyonlarına karşı çıktılar ve Eylül 2011’de New York’ta “Wall Street’i İşgal Et” eylemini başlattılar. “Biz yüzde 99’uz” diyorlardı. Orta sınıf cennetinden kovulan yüzde 99 Adem ve Havva. “Bu cennetin ağaçlarını biz suluyoruz, meyvelerini biz topluyoruz, siz yüzde 1’e sunmak için” diyorlardı. Yunanistan, 2010’dan beri ayaktaydı. 12 Şubat 2012’de teknokrat papazların mali tedbirler uğruna kan dökmeye ant içtiği parlamentoyu yüzbinlerce kişi kuşattı. 15 Mayıs 2011’de Madrid’deki Puerta del Sol Meydanı’na işsizliği protesto etmek için çadırlar kuruldu. Mayıs sonunda tüm ülke ayaktaydı. Paris, Lyon, Toulouse ve Atina’da İspanya’ya destek gösterileri yapılıyordu. Roma’da 15 Ekim 2011’de yüzbinlerce kişi IMF’ye ve Avrupa Merkez Bankası’na hayatımızdan elini çek demek için toplandı. Çok geçmeden tescilli vergi kaçakçısı neo-muhafazakar Berlusconi arenayı tilmizlerine bırakarak kendi dertleriyle haşır neşir olmak için ortadan kayboldu. İngiltere’de eylemlerin fitilini 4 Ağustos 2011’de siyahi genç Mark Duggan’ın polis tarafından öldürülmesi ateşledi. Çatışmalar Liverpool, Manchester, Bristol ve Birmingham’a dek yayıldı. 11 Ağustos’ta Başbakan Cameron sokağa dökülen yüzbinleri vandallıkla suçluyordu.
 
Yıllardır susan, sargılarında değişik bir reçine kullanılan ve iç organları çıkarılmadan mumyalanan Arap ülkeleri 2010 yılının sonlarında gözlerini kırpıştırmaya başladı ve çok geçmeden tüm haşmetiyle ayağa kalktı. İşsizlik, yolsuzluklar, özelleştirmeler ve siyasi yozlaşma bu diyarların esbab-ı mucizesi olmuşken, art arda gelen mitingler, protestolar ve çatışmalar tozu dumana kattı. Tunus’ta başlayan gösteriler hemen ardından Mısır, Cezayir, Yemen, Ürdün, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn ve diğer ülkelere sıçradı. Tunus’ta yirmi üç yıllık Zeynel Abidin Bin Ali yönetimi yıkılırken, Mısır’ın ezeli ve ebedi hükümdarı Hüsnü Mübarek otuz muzaffer yılın ardından yenilgiyle tanıştı. Kimi Arap ülkelerinde çatışmaların niteliği Libya’da olduğu gibi, Kaddafi’yi silip süpüren bir aşiretler mücadelesi ya da Mısır’da Musri iktidarının ardından yönetime el koyan ordu ile Müslüman Kardeşler arasında olduğu gibi, egemenler arası bir çatışmaya dönüşmüş görünse de fitili ateşleyen kıvılcım neoliberalizme karşı çakılmıştı. Sembolü ise hep Tahrir, yani özgürlüktü.
 
Küresel isyan dalgasının son ayakları Brezilya ve Türkiye oldu. 1992 yılındaki yolsuzluk karşıtı eylemlerden suskun olan Brezilya’da eylemler bu yılın Haziran ayında Sao Paolo’da ulaşım zamlarına karşı ücretsiz paso talebiyle başladı. Bu esnada Dünya Futbol Şampiyonası için yapılan ölçüsüz harcamalar öfkeyi doruğa çıkardı. Zira hükümetin sponsorlar ve özel kuruluşlardan karşılayacağını vaat ettiği 15 milyar dolarlık bütçeyi kamu karşılamıştı. İsyancılar bu paranın eğitim, sağlık ve yoksullar için konut yapımında kullanılması talebiyle başta Sao Paolo, Rio de Janeiro, Brasillia, Fortaleza ve Salvador olmak üzere tüm ülkeyi ayağa kaldırdı.

 
Türkiye: Orta Direkten Orta Sınıfa
 
Türkiye, Pinochet Şili’siyle beraber dünyada neoliberalizmin en sorunsuz uygulama alanı bulduğu laboratuvar ülkeler arasında başı çekiyordu. Askerler teftiş öncesi mıntıka temizliğini titizlikle yapmış, sermayeye jilet gibi ütülenmiş bir ülke bırakmışlardı. Darbe Hükümeti’nde Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev yapan Turgut Özal 1983 yılındaki seçimleri kazanarak iktidara gelmiş, “Orta Direk” olarak adlandırdığı orta sınıfların ekonominin belkemiği olduğunu tekrarlayıp duruyordu. Çetin Altan Özal’ın şerefine kadeh kaldırıyor, üstelik bunu Marksizm adına yapıyordu. Zira kapitalizm üretici güçleri geliştiriyor, bunu yaparken de emekçi sınıfları tarihte hiç olmadığı ölçüde özgür kılıyor, zenginleştiriyor ve böylece kendi diyalektik inkarına doğru evriliyordu! Bu zihniyet bir kaç on yıl içinde bir veba salgını gibi yayıldı. Hastaların lenf bezleri şişerek büyük ağrılı kütleler oluşturdu, ateşleri yükseldi ve sayıklamaya başladılar. Öyle ki, 2006 yılında kapitalist küreselleşme ve savaş karşıtı Dünya Sosyal Forumu, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu ile eşzamanlı olarak Venezuela’nın başkenti Caracas’ta toplandığında, Çetin Altan edebi hünerlerini Davos’un hizmetine sunmakta hiç tereddüt etmiyordu. “Enternasyonalist Davos kapitalizmi ve nasyonalist Caracas sosyalizmi” başlığını atıyordu Milliyet’teki yazısına.[4] Ona göre Davos’taki kapitalistler ve politikacılar işsizlik ve yoksulluğa çare bulmak için oradaydılar, çözümleri ise daha fazla bilgi, daha fazla yaratıcılıktı. “Enternasyonal kapitalizm, yeni pazarlar açmak ve yoksul yığınları da, müşteri olacak bir zenginliğe kavuşturmak durumundaydı. Vaktiyle Karl Marx, sınıflar zıtlaşmasının aşıldığı bu döneme ‘non-antagonist’ dönem, yani ‘uyumlu zıtlaşma’ dönemi demişti.” Oysa Caracas’takiler milliyetçiydi, çabaları yerel elitlerin çıkarlarını savunmanın ötesine geçemiyordu. 1848’in isyan bayrağı, artık sosyalistlerin değil, kapitalistlerin elindeydi.
 
Sosyalistler gelişen dünyayı yorumlamaktan aciz, belki biraz da zeka özürlü canlılardı. “Türk halkı kapitalizmi seviyor” diyordu Engin Ardıç bu aklı viranelere, “çünkü hem serbestliği seviyor, hem de tüketime aç[5] Sosyalizm hayalleri kuranlar boşuna heveslenmesinlerdi zira kapitalizm rayına oturmadan sosyalizm falan olmazdı. “Türkiye’de ‘dikey hareketlilik’ (upwards mobility) bu kadar canlı ve heyecanlıysa, sola kimse tükürmezdi.”[6] Bu esnada sıradan emekçilerin statüsü yükseliyor, mesela kapitalizmin mabedi AVM’lerde, satış elemanlarıyla müşteriler dışarıdaki dünyanın kirinden pasından uzakta eşitleniyordu. Zira “Satışta çalışan genç kadınlara ‘tezgahtar parçası’ demeyi alışkanlık haline getiren kültürden eşitlikçi ve mesleki statü değeri taşıyan ‘satış elemanı’na gelinmesinde AVM’lerin büyük payı vardı”.[7]
 
Ne var ki, orta sınıf zevklerin hazzıyla her gece zil takıp oynayan Türkiye Haziran ayında tarihinin en büyük halk hareketiyle sarsıldı.

 
Yeşilmişik, Sazmışık, Orta Sınıfmışık!
 
Mayıs sonunda Gezi Parkı’nda ağaçların başında nöbete duran gençler, alışılageldik “yeşilci”, tuzu kuru züppelerdi iktidarın gözünde. Kolluk güçlerinin onları kolundan tutuverip atmasına bakıyordu her şey. Sallana sallana geldiler, sallana sallana biber gazlarını sıktılar. Gençler direnince daha çok sıktılar. Tüm ülke ayağa kalktığında ise hükümet yetkilileri günlerce ağaca verdikleri değeri, iktidarları boyunca ne kadar çok ağaç diktiklerini anlatıp durdular. Hükümete yakın gazeteciler kıvrak zekâlarıyla, İstanbul 1. İdare Mahkemesi’nin 6 Haziran tarihli kararıyla Kışla’nın yapımının yasaklandığını, oysa Taksim Dayanışması’nın bunu eylemcilerden sakladığını yazdılar.[8] Aksi halde hepsi kısa süre sonra en yakın AVM’den nevalesini alır, tıpış tıpış evine dönerdi. Onlar neresinden baksan, uzlaşmacı orta sınıflardı. Dolayısıyla işin içinde başka bir iş vardı.
 
İpe sapa gelmez faiz lobisi, dış mihrak, İsrail kumpası gibi açıklamaları bir kenara bırakınca, direnişin niçin bu denli yaygınlaştığı ve katılımcıların toplumsal kimlikleri konusunda bir dizi açıklama popülerlik kazandı. İlki, neoliberal dönemin malum “yükselen orta sınıflar” tezlerine sadık kalarak Gezi’yi yorumlamaya çalışıyor. Bu açıklamaya göre, özellikle son yıllarda kaydettiği ekonomik büyüme sonucu Türkiye modernleşmiş, orta sınıfın yükselişi için gereken koşullar sağlanmıştır. Bu yaklaşımın öne çıkan örneklerinden birisi, Çağlar Keyder’in Modernleşme Kuramı ile Marx’ın tarihsel yaklaşımının bir bileşeni olarak ortaya sürdüğünü ifade ettiği “tarihsel-sosyolojik” analizi: “Ekonomik hayat modernleşmeden böyle koşullar ortaya çıkamaz; eğitim olanakları genişlemiyorsa da cılız kalır. Ekonominin nasıl modernleştiği açıkça görülüyor: hizmet sektörünün payının artması, üretim birimlerinin büyümesi, büyük şehirlerle beraber Anadolu kentlerinde de daha profesyonel iş yönetimi normlarının yerleşmesi, giderek “uzman”lara ihtiyaç duyan bir yönetimin ve piyasa mekanizmasının her alanda hakim olması…[9] Dolayısıyla ekonomik büyüme nüfus içinde oranı sürekli büyüyen bir orta sınıf yaratmıştır. Bu sınıfın ayırt edici özelliği, “modern toplumda oluşan işbölümünde eğitim, beceri, bilgi gerektiren işleri yapmaları. Kendileri işveren değiller, ama vasıfları itibariyle vazgeçilemez bir konumdalar, zihinsel emekleri karşılığında ödüllendiriliyorlar; daha fazla sorumluluk alıp karar verme durumundalar.” Bu kesim eğitimlidir, bir veya birkaç yabancı dil bilmektedir, iletişim imkanlarının artmasıyla evrensel davranış kalıplarını içselleştirme şansına kavuşmuştur, cinselliğini özgürce yaşamaktadır. Henüz işgücü piyasasına atılmamış milyonlarca üniversite öğrencisi ve mezun da potansiyel olarak bu sınıfın mensubudur. Dolayısıyla, ekonomik anlamda refaha kavuşmuş, ücretli çalışmanın getirdiği sürekli denetlenme ve proleterleşme gibi sorunlarla alıp vereceği kalmamış bu kesimin isyanı olsa olsa daha fazla liberal demokrasi olabilir. Zira vesayetçi, tek parti ve askeri darbeler döneminden kalma demokrasi anlayışı bu talebe yeterince karşılık verememektedir.
 
Bu tür analizler hükümetin vereceği karşılık, içten bir “Yetmez Ama Evet” olsa gerek. Zira Avrupa Birliği Bakanı ve Baş müzakereci Egemen Bağış 29 Temmuz tarihinde New York Times’ta yayımlanan yazısında hiç te farklı şeyler söylemiyor:” “AK Parti’nin son 10 yıllık iktidarı süresinde, milyonlarla kişi orta sınıfa dahil olmuştur. Sosyoekonomik dönüşüm, demokratikleşmeyle birlikte el ele yürümektedir. Değişik sorunları olan kişiler, bu muazzam sosyoekonomik değişimin sonucu olarak haklarını talep etmeye başlamışlardır. Bunun yanı sıra ister çevre konuları ister bireysel özgürlükler için olsun, inanıyorum ki şiddete başvurmadan demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş hükümete karşı protesto gösterisi düzenlemek Türk toplumunun Avrupalı kimliğini ortaya koymaktadır.”[10]
 
Nitekim böylesi bir analizi “Marksist” bir yaklaşım adlandırmasıyla piyasaya sürmekten hiç gocunmayan Keyder, toplumsal gelişmeyi her türlü iradi müdahaleden azade kılan “üretici güçler teorisi”nin arkaik bir versiyonuna sığınıyor. Ona göre, kapitalizm toplumsal refahı sağlayacak zenginliği üretmiş, hatta bir ölçüde hakkaniyetle üleştirmiş lakin ayrıcalıklarını yitirmek istemeyen devlet eliti bu mucizeyi daha fazla demokrasiyle taçlandırmanın önündeki tek engelmiş izlenimi yaratıyor. Bu analiz vakti zamanında Çetin Altan’ın kapitalistleri devrimci, sosyalistleri ise yerel elitlerin çıkarlarını savunan milliyetçiler olarak resmederken Marksizm sosunu bayat bir yemeğin üzerine dökerek ağzını şapırdatmasını hatırlatıyor. Zira Keyder günümüz insanının hayatının büyük kısmını adadığı emek sürecini analiz çerçevesinden dışlayarak, kapitalizmin teknoloji aracılığıyla insanlığın en büyük dramlarından birine çare bulduğunu, işyerindeki sömürü ve tahakküm ilişkilerini sona erdirdiğini, geriye sadece üstyapıda yapılacak rötuşlar bıraktığını öne süren “bilgi toplumu”, “sanayi sonrası toplum”, ve “çalışmanın sonu” tezleriyle flört ediyor. Teknolojinin özgürleştirici potansiyeline çok fazla ayrıcalık tanırken, aynı teknolojinin piyasa toplumunda artık değer üretimi uğruna bürünebildiği tahripkar ve köleleştirici biçimleri göz ardı ediyor. Günümüzde entelektüel emeğin de tıpkı bir kol işçisi gibi vasıfsızlaşmaya maruz kaldığını, yaptığı işlerin tasavvuruyla icrası arasında nasıl parçalandığını ve artan denetim mekanizmalarından duyduğu hoşnutsuzluğu bilmezden geliyor. Muazzam sayıda öğrenci kitlesinin “yeni orta sınıfın” potansiyel üyesi olmaktan ziyade yedek işgücü ordusunun neferleri olduğu gerçeğini umursamıyor. Kendi ifadesiyle, “günümüzde burjuvazinin dönüştürücü potansiyelini kaybettiğini” kabul ederken, bu potansiyeli “yeni orta sınıflara” yüklemekte bir sakınca görmüyor. Üstelik bu esnada geç kapitalizmin toplumsal meşruiyetini muhafazakarlaşmadan aldığını, günümüzde paternalist baba figürünü besleyen mekanizmaları kapitalizmin ta kendisinin yarattığını unutuyor. Dolayısıyla günümüzde otoriterleşmeyle mücadelenin yolunun bizzat kapitalizmin kendisiyle mücadeleden geçtiğini hatırlamaktan kaçınıyor.
 
Yukarıdaki örnekte Keyder, Gezi’yi akademinin popüler izahat tarzlarıyla, kabul görmüş, sığ sularda seyretmeyi tercih eden tezleriyle açıklamaya çalışıyor. Bir diğer ifadeyle günümüzü açıklayacak teoriyi ortaya koymaya çalışmaktansa, günümüzü eski teorilere uydurmaya çalışıyor. Akademinin muhafazakar yüzünü yansıtan bu yaklaşımın daha vahim bir örneğini Haziran boyunca ellerinde anket formlarıyla alanlarda dolaşan “Gezi Anketçileri” sunuyor. Örneğin, Bilgi Üniversitesi’nce yürütülen ve üç bin direnişçi tarafından doldurulduğu ifade edilen ankette katılımcılara “hangi gerekçelerin protestolara destek vermelerinde ne derecede etkili olduğu” soruluyor. Buna karşılık katılımcıların anket kağıdında sıralanmış olan her bir gerekçe için, “kesinlikle katılıyorum”, “katılıyorum”, “kararsızım” ve “katılmıyorum” seçeneklerinden birini işaretlemeleri isteniyor. Anketi hazırlayanların masa başında önceden tasarladıkları gerekçeler şu şekilde sıralanıyor: (1) Başbakan’ın otoriter tavrı; (2) Polisin protestoculara uyguladığı orantısız güç; (3) Demokratik hakların ihlal edilmesi; (4) Medyanın suskunluğu; (5) Ağaçların kesilmesi; (6) Bağlı bulunduğu siyasi hareketin yönlendirmesi. İlk bakışta gayet objektif görünen bu gerekçeler, direnişçilerin tahayyül gücünü sınırlamakla birlikte, onları liberal bir orta sınıf alemine daha en baştan hapsediyor. –Şiarımız, daha fazla liberal demokrasi!- Oysa Gezi direnişi gibi büyük toplumsal olaylar, bir anket formunun pozitivizm ve kariyer kokan satırlarına sığmayacak denli zengin ve değişkendir. Çoğu zaman türlü etkenlerin harmanlanmasıyla birikir ve en sıradan vesileyle patlak verirler. Ne var ki akademik zihniyetin hayatı tüm zenginliği içinde anlamak gibi bir gayesi yoktur, o çoğu zaman denenmiş kuramların güvencesiyle hareket etmeyi tercih eder. Oysa parka yapılması planlanan AVM’ye yönelik tepkinin, tüm hayatı mübadele değerine indirgeyen kapitalizme yönelmesi, kimi zaman sadece bir gün içinde gerçekleşir. Ve böyle tehlikeli imalar içeren sorular akademide kolay kolay sorulmaz. Doğrusu Gezi’yi altı bileşenden mürekkep bir kombinasyona indirgemek, 1917 Şubat devriminin gerekçesini fırınların önünde uzayıp giden kuyruklarda aramaya benziyor. Belki de Çar’ı olur olmaz konularda fişekleyip duran papaz Rasputin’in halkta doğurduğu tepki de özgün bir anket maddesi olabilirdi. Zaten Küba Devrimi de namus meselesinden patlak vermişti! Kısacası, bu yaklaşımın gözden kaçırdığı şey, Gezi’nin kapitalizmin yarattığı tüm tahribata, işsizliğe, yoksulluğa, proleterleşmeye, özgürlüklerin kısıtlanmasına, aşağılanmaya, yolsuzluklara, muhafazakarlaşmaya, tahrip edilen doğaya ve yaşamlara verilen kompleks bir cevap olduğudur.
 
Gezi direnişçilerinin toplumsal kimlikleri ve harekete geçme gerekçelerine dair geliştirilen ikinci popüler açıklama yine yeni orta sınıf paradigması üzerinden iş görüyor. Üstelik bu tayfanın Francis Fukuyama gibi meşhur bir maestrosu var. 28 Haziran tarihli Wall Street Journal’da, “Orta Sınıf Devrimi[11] başlığıyla yayımlanan yazısında Fukuyama bilindik “yeni orta sınıf” tezlerini tekrarlayarak işe başlıyor. Ona göre, Türkiye’deki ekonomik ve toplumsal ilerleme, toplumun beklentilerinin artmasına sebep olmuş. Ne var ki siyasi üstyapı bu beklentileri karşılamakta yetersiz kalmış. “Bunların hiçbiri yeni olgular değil” diye devam ediyor Fukuyama, “Fransız Devrimi, Bolşevik Devrim ya da Çin Devrimi. Nihai rotaları işçiler, çalışanlar ve dar gelirliler tarafından etkilense de tümü hoşnutsuzluk içindeki orta sınıf bireyler öncülüğünde başladı. 1848 Devrimleri ile tüm Avrupa kıtasında ortaya çıkan olaylar da aslında on yıllar boyunca büyüyen Avrupa orta sınıfının ürünüydü.” Zira tıpkı Brezilya, Tunus ve Mısırda olduğu gibi, Türkiye’de de siyasi protestolar yoksullar tarafından değil, ortalamanın üzerinde bir eğitim ve gelir seviyesine sahip orta sınıflar önderliğinde ortaya çıkmıştı. Bu kesim “yalnızca aileleri için güvenlik değil kendileri için seçenek ve fırsatlar sağlanmasını” istiyordu. Lakin bu kesim Fukuyama için, tarih sahnesinde silinmeye direnen vesayetçi elitin son kılıç artıklarının ötesinde bir şey değildi. Zira “Ülkenin son on yılda gösterdiği büyük ekonomik büyüme büyük oranda genç, dindar ve oldukça girişimci AKP destekçisi bir orta sınıf tarafından” sağlanmıştı. Dolayısıyla Gezi eylemcileri, tarihsel öncü konumlarını kendilerinden çalan, “Max Weber’in erken dönem modern Avrupa’daki kapitalist gelişmenin temelini oluşturduğunu iddia ettiği püriten Hristiyanlık ile ilişkilendirdiği erdemlerin” birçoğunu bünyesinde barındıran yeni orta sınıfın gölgesinde kalan “loser”lardan müteşekkildi.
 
Siyasi iktidarın kendi burjuvazisini yaratma çabalarıyla palazlanan taşra sermayesini toplumsal değişimin motor gücü olarak gören bu anlayış, Gezi öncesinde de hayli etkindi. Bu yaklaşımın yerli versiyonlarından birisiyle, Fuat Keyman’ın 2012 yılının sonlarında TÜSİAD’ın Görüş dergisinde yayımladığı makalesinde karşılaşıyoruz.[12] Keyman’a göre, yeni orta sınıflar kavramı, “merkezde yer alan laik ve eğitimli orta sınıflar güç kaybederken, diğer taraftan, Anadolu’dan, dolayısıyla çevreden çıkan orta sınıfların güç kazanarak, gerek kendi merkezlerini yaratmak gerekse merkeze hareket etmek suretiyle aktör konumuna gelmelerine ve son yıllarda yaşanılan dönüşüm sürecinde kurucu öğe olmalarına anlam vermekte.” Keyman bu kesimin dinsel kodları referans alarak hareket ettiğini, dolayısıyla yurttaş hakları, işçi, kadın, farklı cinsel ve kültürel kimliklere sahip kişilerin haklarına kayıtsız kaldıklarını teslim ediyor. Lakin bu yaklaşımı uç noktalara taşıyan bir analiz tarzı da mevcut. Söz gelimi Süleyman Yaşar, hükümet yanlısı bir gazeteye verdiği mülakatta, bu yeni orta sınıfın eski sınıfın meslek alanlarına girdiğinden bahsediyor. Ona göre yeni ve muhafazakar orta sınıf artık avukat, gazeteci, öğretmen, işletmeci, gazeteci vs. olup eski sınıfla rekabet etmeye başlamış. Dolayısıyla Gezi direnişçileri, toplumdaki ayrıcalıklarını kaybeden eski orta sınıf üyelerinden oluşmakta.[13]
 
Bu yaklaşım, vakti zamanında Weber’in püriten Hristiyanlığa atfettiği hayli tartışmalı vasıfları, on yıllardır sağ partilerin oy deposu olmuş taşra esnafına yüklerken hayli aceleci davranıyor. Bu kesimin teorik olarak, artan sermayesiyle doğru orantılı bir biçimde dünyaya açılması ve değişik kültürlerle diyaloğa girerek yeni bakış açıları kazanması elbette mümkün. En azından birkaç kuşak içinde yerel kodlarını bir kenara bırakıp liberal burjuva değerlerini benimsemesi hayli olası. Ne var ki, muhafazakar yeni orta sınıf yaklaşımı liberal paradigma içinden ele alındığında bile son derece büyük açıklar veriyor. Bu yaklaşım öncelikle liberal etkinlik ve verimlilik anlayışlarını dahi elinin tersiyle bir kenara itiyor. Bir ülkenin yetişmiş “insan kaynaklarını!” hoyratça ekonomik ve sosyal hayatta ikincil konuma indirgemekte bir beis görmüyor. Üstelik bunu yaparken böylesi dönemlerin ezeli mağdurları olan emekçileri, kadın ve çocukları tarihin dışına iterek, süreci geleneksel burjuvazi ile basit bir rövanşizm meselesi üzerinden okuyor. İktidar eliyle ve daha da önemlisi üreterek değil, var olan kamu mallarını ve doğayı yağmalayarak gerçekleşecek bir birikimi modernleşmenin olmazsa olmaz koşulu olarak sunuyor. Sonuç olarak bu tez muazzam bir determinizmle malul, tarihin her ülkede, her dönemde aynı yörüngeler izleyerek ilerlediğini savunacak kadar da safiyene. Zira bu kez söz konusu olan, üretici güçlerin gelişmesi bile değil, olsa olsa üretici güçlerin yeni bir iktidar odağı elinde toplanması. Emekçilerin payına düşense, bu muhafazakar yeni orta sınıf liberal hak ve özgürlük nosyonlarını benimseyinceye dek canla başla çalışıp tarihin akışını hızlandırmak olsa gerek!

 

(Bu yazı Yeniyol’un Eylül-Ekim 2013 tarihli 5. sayısında yayınlanmıştır)

 

[1] Dany John-Bendit (1986) Biz Devrimi Çok Sevmiştik. İstanbul: Afa. s. 30–31.

[2] Ernest Mandel (1972) “Entelektüel Emeğin Proleterleşmesi”, Yeniyol 40, Kış 2011 (Çev. Osman S. Binatlı), s. 65.

[3] The Economist, 12 Şubat 2009. http://www.economist.com/node/13109687

[4]Milliyet, 27 Ocak 2006

[5] Sabah, 5 Nisan 2012

[6] Sabah, 2 Şubat 2013

[7] Haşmet Babaoğlu, Sabah, 18 Aralık 2008

[8] Alper Görmüş, http://t24.com.tr/yazi/yine-de-soracagim-taksim-dayanismasina-ciplak-sorular/7028, 8 Temmuz 2013

[9] Çağlar Keyder (2013) “Yeni Orta Sınıf”, bilimakademisi.org/sites/…/Yeni%20Orta%20Sınıf.pdf‎. 20.08.2013.

[10] http://www.nytimes.com/2013/07/30/opinion/global/turkeys-democratic-path.html?_r=2&

[11] http://online.wsj.com/article/SB10001424127887323873904578571472700348086.html

[12] E. Fuat Keyman (2012) “Türkiye’nin Geleceğini Yeni Orta Sınıf Belirleyecek”, Görüş, Aralık 2012, s. 23-27.

[13] Süleyman Yaşar, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ekonomiturkiye/56351.aspx, 28. 08. 2013.

 
 

Önceki Yazı:
«
Sonraki Yazı:
«