MENU

Yüzüncü yılında Ekim Devrimi tartışmaları (1): Darbe mi, devrim mi?

 

Emre Tansu Keten

 

Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı, gerek ilk defa yayımlanan kitaplar, gerek düzenlenen sempozyumlar, gerekse dergilerin özel sayılarıyla zengin bir içerik üretimine vesile oldu. Ortaya çıkan bu üretimin tamamını yakından takip etmek çok zor olsa da, genel bir bakışla karşımızda kabaca iki karşıt anlatının olduğunu söyleyebiliriz.
 
Birinci anlatıma göre, Ekim Devrimi, bir devrim olarak başlasa bile, Bolşevik Parti’nin iradi müdahalesiyle aslında bir hükümet darbesi şeklini almış, en başından itibaren otoriter bir yapıya eğilimli tek parti iktidarının doğal sonucu da Stalinizm olmuştur. Sosyalizm hedefiyle yola çıkan bu hükümet darbesinin yarattığı rejim sosyalizmden oldukça uzak, Nazi rejimine yakın, bir totaliterlikten ibarettir. İkinci anlatıya göre ise, devrim zaten kalabalıkların çok da önemli olmadığı, işlerin “yukarıda” çözüldüğü bir süreçtir. Devrimin ardından içine girilen iç savaş ortamında alınan önlemlerle 1991’e kadar tercih edilen yönetim tarzının bir sürekliliği vardır ve bu zorunludur. Yüz yıl sonra devrimin de, sonrasında devam eden Sovyetler Birliği’nin de tartışılacak bir yanı yoktur. Reel sosyalizm, komünizm düşünün gerçekleşmiş ve gerçekleşebilecek tek formudur. Komünistlerin görevi bu deneyi tekrar etmek, ancak bu sefer yenilmemeyi başarmaktır.
 
Birinci anlatı, ülkemizde ve dünyada artık daha zor savunulabilecek noktaya gelen Stalinizmin eleştirisini yapmaktadır; ancak buradaki tehlike, Stalinizmden uzaklaşma hedefiyle çıkılan yolun devrimci Marksizm düşmanlığına varmasıdır. İkinci anlatının tehlikesi ise ortadadır. Ekim Devrimi’nden dersler çıkarmak yerine, onu yüce bir mertebeye yerleştirmek, kazanımlardan ziyade hatalar için mücadele etmek anlamına gelecektir. Aşağıda, bu yazının sınırları göz önüne alınarak, belirli yazılar üzerinden değil, genel argümanlar üzerinden bu iki anlatıyla tartışılacaktır.

 

Darbe mi devrim mi?

 
Ekim Devrimi’ni darbe olmakla eleştirenler, iki noktaya vurgu yapmaktadırlar. Birincisi, Bolşevik Parti’nin temmuz ayının son günlerinde “tüm iktidar sovyetlere” sloganından vazgeçip, iktidarı parti adına alma kararını vermiş olmaları ve ekim ayında bir silahlı ayaklanma yoluyla iktidarı ele geçirmeleri. İkinci olarak ise, devrim sonrasında, özellikle iç savaş koşullarında, baskıcı kimi yöntemlere başvurmaları.
 
Öncelikle altını çizmek gerekir ki, Şubat Devrimi’ni herhangi bir parti örgütlememiş, Çarlığın yıkılmasına vesile olan eylemlerde herhangi bir parti belirleyici olmamıştır. Kararlı bir siyasi özneden bahsedilemeyecek şubat-ekim arası dönemde, hükümet etme görevi, meşruluğu oldukça tartışmalı olan (ve bileşimi sürekli değişen) geçici hükümetin üzerine kalmıştır. 1905’teki icadından sonra işçiler ve sosyalist aydınlar tarafından şubat 1917’de yeniden kurulan öz yönetim organı Sovyetler’in kısa zamanda güçlenmesi ise bir ikili iktidar (Troçki’nin tabiriyle ikili iktidarsızlık) durumu yaratmıştır.
 
Politik olarak belirsizliklerle malul böyle bir ortamda, Lenin’in ilk olarak Pravda’ya gönderdiği yazılarıyla (Uzaktan Mektuplar beş tanedir. dördü Stalin’in de içinde olduğu yazı kurulu tarafından yayımlanmamış, beşincisi Lenin Rusya’ya ayak bastığı gün yayımlanmıştır), ardından Nisan Tezleri’yle ortaya koyduğu iktidar perspektifi, Bolşevik Partisi içerisinde dahi güçlü bir dirençle karşılaşmıştır (Bu durum, Sovyet resmi tarihin öğrettiğinin aksine, politik olarak heterojen ve çatışmalı bir partinin varlığını da göstermektedir. Örneğin Carr, Stalin’in mart 1917’de Pravda’da yazdığı yazıların açıkça Menşevik görüşe yakın olduğunu belirtmektedir. [1] Aslında Şubat Devrimi’ni bir burjuva devrimi olarak ele alıp, sosyalist devrimi bilinmeyen bir tarihe erteleme tavrı partinin geneline hakimdir). Darbeci bir partinin despot lideri olarak lanse ettirilen Lenin, yoldaşlarını ikna etmek için sadece tartışma yöntemini ve bir kere de MK’dan istifa etme tehdidini kullanmıştır. Bunun yanı sıra ayaklanma kararı MK’da demokratik bir şekilde oylanmıştır. Tarihçi Moshe Lewin Lenin’in partideki konumunu şu sözlerle açıklar: “İktidarı ele geçirme konusunun tartışıldığı bir oturumda, çok sinirli olan ve duygusal çıkışlarda bulunan Lenin, oturuma başkanlık eden bir başka etkili lider tarafından düzgün davranmaya davet ediliyordu. Bolşevik geleneğin temelini oluşturan bu işleyiş biçimi devrimden sonra da devam etti. Lenin hep parti prosedürleri çerçevesinde hareket etti; sonuna kadar tartışıyor, karşı çıkıyor, ama bütün önemli kararların parti tüzüğünün gerektirdiği şekilde oylanmasını kabul ediyorve sık sık azınlıkta kalıyordu. O despot değil liderdi. Partisinin sahibi değil, üst düzey bir yöneticisiydi.” [2]
 
Bu süreçte Bolşevik Parti komplocu yöntemlerle değil, örgütlenme ve propaganda ile gücünü arttırmıştır. Örneğin, haziranda Petrograd Sovyeti’nin %13’ünü temsil eden Bolşevikler, ekim ayına gelindiğinde oylarını %60’a kadar çıkartmıştır. [3] Darbe argümanını savunanlar, partiyi, Lenin başta olmak üzere bir avuç komplocu aydından ibaret olarak göstermek isteseler de, onu güçlendiren, halkın özlemlerine seslenen doğru sloganlarının yanında, sınıf içinde örgütlenen militanlarının olağanüstü yeteneğidir. 1919 yılında ölen Sverdlov’un ardından yaptığı konuşmada Lenin buna değinir: “Bolşevizmin gerçek özü, ilham alan ve ilham veren sınıf liderliği (…) proletaryayı ve onun aracılığıyla da narod’u örgütleme becerisiydi. Sverdlov gibi bir parti lideri (vojd) kitleleri örgütleyebilirdi, zira davaya olan mutlak adanmışlığı ona ‘ahlakî bir otorite’ kazandırıyordu. Sverdlov proletaryanın kendi içinden ‘çıkardığı’ bütün bir vojd’lar sınıfının en mümtaz üyesiydi yalnızca. Lenin’e göre, bu proletarya liderleri, yüzyılın başından itibaren entelijensiya liderlerinin yerini almaya başlamıştı.” [4]
 
Halkın özlemleri, Bolşevikler tarafından, üç sloganda özetlenmiştir: Ekmek, barış, toprak. İşçi sınıfının ekmek, köylülüğün toprak ve askerler başta olmak üzere bütün halkın barış talepleri yerine getirilmedikçe kriz büyür. Temmuz eylemleri, ardından Kornilov’un darbe girişimi, Lenin’in Alman ajanlığı ile suçlanmasını da içeren Bolşeviklere yönelik saldırılar öfkeyi büyütür. Eylül başında yazdığı bir makalede Lenin, bu krizin yarattığı fırsatın kaçırılmasının, devrimin dağıtılması anlamına geldiğini söyler ve yoldaşlarını göreve çağırır. Şubattan ekime kadar geçen sürede partide ayaklanma kararına farklı şekilde yaklaşan üç kamp vardır (sol, sağ, merkez). Ancak Lenin, Kamenev ve Zinovyev hariç , ayaklanma kararına mesafeli bakan bütün Bolşevik yöneticileri düşüncelerine ikna etmeyi başarmıştır. Bunun sonucunda 25 Ekim/7 Kasım 1917 günü, olabilecek en kansız şekilde, iktidar ele geçirilir.
 
Ortada bir aydın topluluğu tarafından çok önceden planlanmış muhteşem bir plan değil, Bolşevik Parti’yi siyasi özlemlerinin cisimleştiği organ olarak gören, eskisi gibi yönetilmek istemediği için radikal bir değiştirme atılımı içerisinde olan, bu atılımı aylar boyunca defalarca sokağa çıkarak gösteren aşağıdakilerin devrimi vardır. “Politik alanı dışlayan, onu önemsizleştiren her yaklaşım sinizm içerir. Lenin’in tarihsel önemi bu politik müdahalede ve onun teorisini kurmasından kaynaklanır”. [5] Şubat’la birlikte başlayan devrimin, sinizme teslim olmuş diğer siyasi hareketlerin elinde ufalanıp yok olmasına izin vermeyen Lenin ve yoldaşlarını darbecilikle suçlamak, aynı zamanda en temel talepler için sokağa çıkan emekçileri suçlamaktır. Troçki, Ekim’in yöntemi hakkında şu önemli açıklamayı yapar:
 
“Eğer Bolşevikler Ekim-Kasımda iktidarı almasalardı, görünen o ki bir daha asla alamayacaklardı. Sağlam bir önderlik yerine, kitleler Bolşeviklerde söz ile eylem arasında aynı usanç verici uyumsuzluğu bulsalardı, tıpkı Sosyalist-Devrimcilerden ve Menşeviklerden koptukları gibi, iki üç ay boyunca umutlarını boşa çıkartmış olan partiden de koparlardı. Emekçilerin bir kısmı kayıtsızlığa gömülürler, bir diğeri güçlerini bir parıldayıp bir sönen hareketlerde, anarşik patlamalarda, partizan çatışmalarında, öç ve umutsuzluk tedhişinde tüketirdi. Burjuvazi de yeni bir soluk alıp Hohenzollernle ayrı bir barış imzalamakta ve devrimci örgütleri ezmekte bundan yararlanırdı. Rusya yarı-emperyalist, yarı-sömürge bir ülke olarak kapitalist devletler halkasına yeniden girerdi. Proleter devrimi bilinmeyen bir tarihe ertelenirdi. Bu perspektifin doğru kavranılması Lenin’in alarm çığlığına esin vermişti: ‘Rus ve dünya devriminin başarısı iki üç günlük mücadeleye bağlıdır.”[6]
 
Paris Komünü deneyimi bu dönem Bolşevik önderlerin aklındadır. Emekçilerin bütün varlıklarıyla mücadeleye girdiği bu devrimci atılım, işçi sınıfının rotasını bulmakta zorlanması, devrimin önderliği konusundaki kararsızlığı ve bunlardan dolayı hareketin önderliğinin küçük burjuva lafazanlar tarafından ele geçirilmesiyle yenilmiştir. İşçi sınıfı için bu yenilginin faturasının ne kadar ağır olduğu ise ortadadır. Ekim’i darbe olarak tanımlayanların, eğer devrim başarısız olsaydı, yaşanacak katliamları Ekim’in yöntemi kadar sorun edeceğini sanmıyoruz. Aslında buradaki temel sorun, bu yargıya sahip olanların, (Toplumun kendiliğinden gelişen sosyal yapısına vandal bir müdahale olarak görülen) devrim olgusuna ölesiye düşman muhafazakâr düşünceyle olan yakın bağlarıdır.

 

Devrimin ruhu

 
Ekim Devrimi’nin hakim anlatılarının iki tarafı da kitleleri görmezden gelme, Ekim’in tarihini önderler üzerinden yazma eğilimindedir. Oysa Ekim Devrimi aşağıdakilerin siyaset sahnesine çıktığı, konuşabildiği en radikal dönemlerden birisidir: Şair Aleksandr Blok, “bir mucize gerçekleşti. ‘Hiçbir şey yasak değil… neredeyse her şey olabilir” diye yazar. İki kişinin yan yana geldiği her ortam siyasi tartışmalara ev sahipliği yapar: tramvaylar, kuyruklar, festivaller, kahveler. Aşçıdan, fabrika işçisine kadar herkes politikanın öznesi haline gelmiştir.
 
Garsonların “bahşiş vermek onursuzluktur” pankartlarıyla sokaklara çıktığı, Çarın heykellerinin yıkılıp, (yıkmak için) bir daha dikilip bir daha yıkıldığı, manastırlarda keşişlerin greve çıkıp, başkeşişi manastırdan kovduğu, öğrencilerin öğretmenlerine müfredat dayattığı bu dönemde, Müslüman devrimciler çok eşliliğin yasaklanmasını, kadınlar seçme ve seçilme hakkını talep eder ve kazanır. Çalışma koşullarında erkekler ve kadınlar eşit haklara sahip olur, boşanma hakkı güvence altına alınır, eşcinsellik suç olmaktan çıkartılır, Çarlık baskısı altında yüzyıllar geçirmiş ezilen halklar kendi kaderlerini tayin etme yönünde atılımlar gerçekleştirir, ulusal kültürler öne çıkar, bunun yanında burjuva ve soylu sanat alaşağı edilir ve sanatta en radikal arayışlar ortaya çıkar.[7] Yaşanan basit bir iktidar değişimi değil, büyük bir sosyal devrim ve sarsıcı bir devrimci ruhtur.
 
Bolşevik karşıtı ünlü sosyolog Sorokin gelecekteki tarihçilerin Rus Devrimi’nin başlangıcı için teoriler üretmemesi gerektiğini, bütün her şeyin aç kadın ve çocukların ekmek için sokağa çıkıp, dükkanları yağmalamasıyla başladığını, sonrasında işçilerin ve politikacıların da katılmasıyla otokrasiyi yıkacak bir iradenin doğduğunu söyler.[8] Temsili demokrasinin krizine şahit olduğumuz, ülke yönetiminin teknokratikleştiği, mutabakat yerine sonuç almayı göz önünde bulunduran neoliberal totalitarizmin yaygın bir model haline geldiği, “siyasetin sonu”nun ufukta göründüğü böyle bir çağdan, Ekim’e, yani siyasetin aşağıdakilerin günlük pratiği olduğu bir döneme bakıp, demokrasi eleştirisi geliştirmek hayli zordur. Kitlelerin siyaset sahnesinden özneliklere sıkıştırılıp, iktidarın yukarıda kurulması demokrasi için çok daha büyük bir sorundur. Kaldı ki, herhangi bir parlamenter geleneğe sahip olmayan Rusya’da ortaya çıkan Sovyet modeli, işçi sınıfının demokrasi mücadelesinde oldukça ileri bir noktayı temsil etmektedir. Birbirine yakın zamanlarda, birbirleriyle doğrudan bağlantılı olmadan Macaristan, İtalya, Almanya ve Rusya’da işçi sınıfı tarafından benzer modellerin yaratılması, demokrasinin krizi hakkında düşünenler için çok şey anlatmaktadır.
 
Bolşeviklerin iktidarı almasıyla tamamen anti-demokratik bir düzen kurulduğu iddiası da geçersizdir. Partiden bağımsız bir şekilde sovyetlerde örgütlenen özerk işçi hareketi varlığını sürdürmüş, hatta bu hareketin gücü 1919’da zirveye ulaşmıştır. Bu dönem Beyazlarla çalıştığı için ölüm cezasına çarptırılan bir mahkumun hayatını Gardiyanlar Sovyeti kurtarmıştır örneğin.[9] Bunun yanı sıra, diğer siyasi partilerin varlığına da son verilmemiş, ifade ve örgütlenme özgürlüğü içerisinde Kurucu Meclis seçimlerine gidilmiştir. (Kurucu Meclis’in lağvedilmesi bu dönemin en tartışmalı konularının başında gelmektedir. Ancak bu tartışma başka bir yazıda ele alınmaya değecek derecede geniştir.) Bolşevik Parti içerisindeki tartışma ve ifade özgürlüğü de, 1930’larda tahmin edilemeyecek düzeydedir. Bu dönemi ve sonrasını değerlendirirken, gerek Bolşevikler içerisindeki, gerekse parti dışı sınıf mücadelesinin öncü işçilerinin çok büyük bir kısmının iç savaşta hayatını kaybettiğini akılda tutmak elzemdir.

 

Sosyalist demokrasi

 
Ekim Devrimi’ne yönelik birinci anlatının sahipleri, aslında bu argümanlarını bir süreklilik tezi üzerinden, yani Stalinizmi Ekim’le eşitleyerek kurarlar. Bu rejimin suçlarını sıralaya sıralaya sözü Ekim’e getirerek, bir ilk günaha kavuşmuş olurlar. Ne tesadüf ki, Leninizmle Stalinizmi, bunun yanında (tabii ki) Troçki ile Stalin’i eşitlemek, Komünizmin Kara Kitabı yazarları gibi namlı anti-komünistlerin de en sevdiği şeydir. Lenin ve yoldaşlarının kimi hatalar yaptıkları doğrudur. Ancak hata ile bilinçli bir politik tercihi birbirinden ayırmamak; iki farklı siyasi ve ahlaki dünyayı bir torbaya sıkıştırmaya çalışmak ideolojik bir tercihtir. Bu konu, ayrıntılı olduğundan ve ikinci anlatının sahiplerini de tartışmaya katmak gerektiğinden, yazının ikinci bölümünde incelenecektir.
 
Ekim Devrimi, tarihin ilk muzaffer işçi sınıfı devrimi olarak biz devrimci Marksistler için önemini korumaya devam ediyor, edecek. Otokrasinin ve burjuva iktidarının nasıl yıkılabileceğini; işçi sınıfının nasıl kendi yönetim organlarını kurabileceğini; sosyal, ekonomik ve kültürel olarak hemen her şeyin nasıl devrimci bir dönüşüm içerisine girebileceğini; kısacası devrimin ne olduğunu bize öğretmeye devam edecek. Ancak devrimin sadece bir iktidarı ele geçirme meselesi olmadığını bildiğimizden, devrimin nasıl sürdürüleceği, nasıl başarıya ulaştırılacağı sorusu yakıcılığını koruyacak.
 
“Kapitalizm eşittir demokrasi” klişesinin basit yalan olduğu artık ayan beyan. Kapitalizm demokrasisiz pekala var olabilir, oluyor da. Ancak sosyalizm işçi demokrasisi olmadan var olamaz. Luxemburg’un dediği gibi “sosyalizm, kararnamelerle yaratılmayacak ve yaratılamaz da; ve de sosyalizm, her ne kadar sosyalist olursa olsun herhangi bir hükümet tarafından kurulamaz. Sosyalizm, kitleler tarafından, tek tek her proleterin katılmasıyla yaratılabilir.”[10]
 
Bolşevik önderlerin kafası bu konuda karışık değildir. Ekim Devrimi bir hükümet darbesi değil, proleterlerin önderliğini yaptığı bir devrimdir. Devrimin kurumlarının bürokratikleşmeye başlaması Lenin ve Troçki’nin çok erken bir aşamada uyarılarda bulunduğu ciddi bir tehlikedir. Lenin’in, hasta yatağında, bürokrasiye karşı geliştirdiği siyasi stratejiler Troçki tarafından parti MK’sında savunulur.[11] Ancak bu mücadele yeterli başarıyı sağlayamaz, uzun vadede kazanan bürokrasi olur. Bu tehlikenin gerçek bir güce dönüşmesinde uluslararası işçi sınıfı mücadelesinin yenilgiye uğramasının da payı büyüktür. Bürokrasinin egemen olduğu bir “sosyalizm”in, devrimci Marksizmin iddialarından ne kadar uzak olduğu ise net bir şekilde görülmüştür.
 
Sosyalist demokrasi, insanlığın kendi potansiyellerini sonuna kadar zorladığı ve kendini özgürleştirdiği bir düzen için olmazsa olmazdır. İnsanlığın bir kazanımı olarak demokrasiyi inançlarının merkezine parayı, piyasayı, sömürüyü, baskıyı alanlar değil insanlığı alanlar gerçek anlamda savunabilir. Mandel’in dediği gibi:
 
“Marksistler sömürüye, zulme, insanlara yönelik kitlesel şiddete karşı, bu mücadele üretici güçlerin gelişmesini ilerlettiği ya da dar ölçülerde tanımlanmış tarihsel ilerlemeyi sürüklediği için mücadele etmezler… Bu olgulara karşı, mücadelenin sosyalizmin zaferiyle sonuçlanacağı bilimsel olarak kanıtlandığı için de mücadele etmezler. Onlar sömürüye, zulme, adaletsizliğe ve yabancılaşmaya karşı, bunlar gayrı-insani, insana layık olmayan durumlar olduğu için mücadele ederler. Bu da yeterli bir temel ve güdüdür.”[12]

 

Kaynaklar

 
[1] Edward H. Carr, Bolşevik Devrimi, Cilt 1, çev. Orhan Suda, Metis Yayınları, 2006
 
[2] Moshe Lewin, Sovyet Yüzyılı, çev. Renan Akman, İletişim Yayınları, 2008
 
[3] Daniel Bensaid, Köstebek ve Lokomotif, çev. Uraz Aydın, Yazın Yayıncılık, 2006
 
[4] Lars T. Lih, Lenin: Farklı Bir Yol, çev. Aslı Önal, Ayrıntı Yayınları, 2017
 
[5] Polat S. Alpman, “Sovyetler: Devletli Düzenin Eleştirisi”, Birikim: 342-343, Ekim-Kasım 2017
 
[6] Lev Troçki, Rus Devriminin Tarihi, çev. Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, 2017
 
[7] China Mieville, Ekim: Rus Devriminin Hikayesi, çev. Saim Özen, Ayrıntı, 2017
 
[8] P. Sorokin, Leaves From a Russian Diary, London: Hurst & Blackett, 1950
 
[9] Ernest Mandel, Alternatif Olarak Troçki, çev. Zeynep Köleli, Yazın Yayıncılık, 1992
 
[10] Rosa Luxemburg, Spartakistler Ne İstiyor?, çev. Ragıp Zarakolu, Belge Yayınları, 2008
 
[11] Moshe Lewin, Lenin’in Son Mücadelesi, çev. A. Muhittin, Yücel Yayınları, 1976
 
[12] Michael Löwy, “Ernest Mandel’in Devrimci Hümanizması”, Ernest Mandel’in Marksizmi, çev. Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, 1998