Memlekette bir istikrarın olmadığı, halkın kendini huzur ve güven içinde hissetmediğinin en güzel kanıtı iktidar partisi tarafından siyaseten bir kıymeti harbiyesi olmaması gereken bir yerel seçimi bir genel seçimmişçesine takdimidir. Beka sorunu bilindiği üzere esas olarak dışardan gelen tehditlerle edilebilecek bir şey değildir. Herkesin herkese düşman olduğu bir dünyada herkesin tehlikede olduğu söylenebilir ki bu da fazla bir şey ifade etmiyor.

Beka sorunu bir tür pokerdeki rest gibi takdim edildiğinde yönetimin toplumsal meşruiyetinin sallantıda olduğu itiraf edilmektedir. Huzur ve güven bakanlığının söylemine bakıldığında zaten böyle bir meşruiyetin söz konusu olmadığı gibi toplumun yarısı hedef tahtasına konulurken geride kalanlara da aba altında sopa gösterilmektedir. Mansur Yavaş’a oy vereceklerin PKK’lı olmasının neredeyse kesinleştiği bir memlekette yaşadığımızı unutmayalım. 

Beka propagandası için tam bir “vatan, millet, sakarya” edebiyatına yaslanılırken bazı yerlerde AKP ve MHP rakip olarak çıkabiliyor. Demek oralarda beka garantisi var! 

Çanakkale’nin 104. yılı vesilesiyle “ikinci Çanakkale savunması”na davet bir zamanların İkinci Kurtuluş Savaşı (veya İkinci Kuvvayı Milliyeciliğimiz) gibisine anakronik bir davet. Müttefiklerin saldırısı karşısında Çanakkale savunması kutlanırken Birinci Dünya Savaşı’na ne demeye girildiğinin de üstü nasıl örtülüyorsa, bu “Beka” sorununa da durup dururken, üstelik AKP’nin 17 yıllık devrimlerle dolu iktidar döneminden ne demeye gelindiği de gargaraya getirilmekte.

Fetihten fetrete

Kadın cinayetleri, işsizlik, Kürt meselesi diye sayıp sayabileceğimiz bir dizi “sosyal ve demokratik” meseleyi bir yana koysak bile AKP’nin kendi seçmeni nezdinde kaybettiği itibarını açıklamak mümkün olmayacak. Öyle ya artık güvenilmez addedilen anketlerde AKP eğer açık ara önde olsaydı ortada bir Beka sorunu olmayacaktı. Dolayısıyla Beka sorununu sınır ötesinde, Haçlılarda, papazlarda falan arayacaklarına kendi tabanlarına baksınlar. 

AKP’nin irtifa kaybında yalnızca uyguladığı politikalar değil bir parti olarak geçirdiği aşamaların da büyük etkisi var. Fetih günlerinde aralarında eşitlerin içinde daha eşit olan biri olsa da başka eşitlerin de bulunduğu AKP, giderek Reis ve adamları şirketine dönüşmüştü. Bunun artık en açık ifadesi bir yerel seçimin bizzat Cumhurbaşkanı olan parti başkanı tarafından yürütülmesidir. Beka sorunun bu kadar hayati bir hale geldiği bir dönemde her şeye kadir ve muktedir bir başkanın yirmi dört saat milleti gaza getirmeye çalışması aslında beka sorunu olmadığının da itirafıdır. Fetih devrinden fetret devrine geçişin nedenlerini anlamaktan aciz bir AKP ile karşı karşıyayız.

Tanzim satışları ile oy toplamak ve Beka sorunu ile korku salmak arasında dolanan iktidar söylemi Cumhur İttifakı’nın tabanında da karşılık bulmadığı için sözcüler daha da saldırganlaşıyor. Duyan da memleket işgal altında sanacak. 

Beka sorunu esas olarak emperyalizme (sermaye ihracı) mecbur olunan örneğin borçlar bahsinde işlemiyor. Ama emperyalistlerden para dilenen iktidar kendini “milli ve yerli” hem de en büyük anti-emperyalist olarak takdim edebilmekte. IŞİD katliam yaptığında Müslümanları bağlamaz denebiliyor ama Yeni Zelanda’da camide katliam yapılınca Hıristiyanlar, Haçlılar gırla gidiyor (borç verenler haçsızlar!). Ama Ankara Garı’ndaki barış göstericilerinin katliamının hafızalardan silinmesi için de elden gelen yapılıyor.

Tuluatın bir raconu vardı; lakin TV kanallarındaki tartışmalar, seçim meydanlarında söylenenler zırva mertebesine eriştiği için seçmen bunlardan fazla etkilenmeyecektir. Ne de olsa Gezi olaylarında yaşanmış tarihin tükürdüğü bir Kabataş fantazisi var.

Yalanın gerçeğe dönüştürülmesi hamlesi

Yalan ve iftiranın marifet olmaktan çıkıp yalanın gerçeğe dönüştürülme evresine geçilirken kurumsal siyasette bütün kutuplaşmaya rağmen “siyasal iddia” yani strateji ve program meselesi gündemden kalkmış bulunuyor. Seçim öncesinde AKP saflarında da Mansur Yavaş’ın aday olması isteği buna bir örnek. Ülkücü iradeyi temsil ettiğini belirten MHP kökenli Yavaş, İYİ Parti’nin ağır desteği ile CHP adayı. AKP istemiş, ne gam. El mecbur “anti-AKP” cephesi de destekleyecek; mesela HDP.  Seçimin en kritik kentinde manzara bu! 

Bu durumda bir “dünya görüşü” farklılığından söz etmek ayıp olur. CHP’nin söylemindeki gidişata ilişkin eleştirisinin özünde uygulamaya yönelik olduğu, esasında neoliberal politikalara alternatif bir politika önermediği açıktır. Burada rejimin karakteri ile ekonomik ve sosyal politikalar arasındaki bağ üzerinde durmayalım ama dünyanın gidişatına bakıldığında alabildiğine demokratik ancak iktisadi ve sosyal politikalar itibarıyla da alabildiğine neoliberal bir örnek de henüz bulunmuyor.  AKP’nin devraldığı ve sıkı sıkıya uyguladığı ekonomi politikasının Kemal Derviş’in döneminde hazırlandığı da atlanmamalı. 

Stratejik hedefe her ikisi de sosyal demokrat “bile” olmayan iki büyük kentin adayı ile ulaşmaya çalışan CHP’nin yıllardır sürdürdüğü kendi sağından nasiplenme anlayışı, aslında kendi programına uygun bir inşa faaliyetinin olmadığının da tescilidir. Kazansalar da toplumun sola kaymasından, yani emekten, barıştan, demokrasiden yana olmasından değil, sağa kaymasından denmese de, yerinde saymasından ötürü kazanacak!

CHP vakti zamanında Ecevit’in şahsında gömlek değiştirirken (Peronizmi hatırlatan gömlek simgesiyle) kendi içindeki sağ kanattan arınmıştı ve bunu ilkin zayıflama pahasına yapmıştı. Bu kez güçlenmek için ne bulursa yan yana getirmeye çalışıyor. 

Ve birleşik ve de ayrışık muhalefet

Muhalefet ise “Millet İttifakı” etrafında bir milli mutabakata kilitlenmiş durumda. Mansur Yavaş kazanırsa demokrasi kazanacakmış! 

AKP karşıtlığı ortak paydasında beş benzemezin yan yana gelmesinin aritmetik bir sonucu olsa da 31 Mart sonrası yakıcı sorunlara bir çözüm için zerre kadar katkısı olamaz. Zorlanan ihtimal dört yıllık seçimsiz bir dönem yerine bir erken seçimse, böyle bir seçimde 7 Haziran tablosundan çok daha uzağa gidilemeyeceği ve onun da akıbeti ortada iken seçim sersemliğine abone olmanın bu anafordan kurtuluş için bir reçete olamayacağı daha iyi anlaşılır.

31 Mart yerel seçimlerine günler kala meraklısı kendini avutmak için kısmi bir başarının mümkün olabileceğine iman edebilir. Artık AKP dışında neye muhalefet olduğu bile tartışmalı bir amorf yığının kazanacağı puanlara yapılan yatırım seçim sonrası için daha büyük hayal kırıklıklarına yol açabilir. Herkesin herkesle oynadığı “stratejik seçmen”in ilke, değer bir yana din iman dinlemeden yapacağı hesaplara bağlanan bir taktikler yumağının ortasındayız. CHP’nin oyun kurucu olarak temayüz ettiği bu taktiklerin tek bir ortak paydası var, o da AKP’yi bir milim bile olsa geriletmek. Sonrası? Cumhur İttifakını sandıkta geriletmek elbette mümkün ve bu küçümsenmemeli, lakin iktidarı hedefleyen bir yürüyüş bu kadar birbirine zıt unsurlardan bir alternatif yaratamaz. CHP 7 Haziran’da MHP’ye açık çek vermişti, şimdi oradan arta kalan İyi Parti yetmezmişcesine kimi yerelde korucu kalıntılarına kadar uzanan ilginç bir ittifaklar manzumesi kurmuş durumda. 

Milli Mutabakattan Milli Mutabakata

Bir yanda Millet İttifakı öte yanda iktidarın sigortası Cumhur İttifakı, ortada önceki iddialarını bir yana koyup CHP’nin solu gibi aynı taktiği uygulayan bir HDP.  31 Mart yerel seçimleri sonuçlarından çok muhteviyatsızlığı ile öne çıkacak. Siyasetten vazgeçmiş, iddiadan ziyade işi tekniğe vurarak kendini gölgeleyen unsurlar pek de bir heyecan yaratmadan gün dolduruyorlar. 

Konda’nın son araştırmasında gençlerde muhafazakarlığın neredeyse yarı yarıya azaldığı belirtiliyor. Modernlik bir miktar artmış. Bunun siyasete tercümesi ne ola? Faşizmin de milliyetçiliğin de gayet modern bir akım olduğunu unutmamak gerekir. Soğan-patates insan haklarından da demokrasiden de “beka” sorunundan da daha belirleyici olacaktır; yani muhafazakarlık ve modernlikten de. AKP seçmeni, merkez sağ seçmenin geleneğine uygun olarak işler tavsadığında sandıktan uzaklaşabilir. 

Muhalefetin en büyük gücü kendinden gelmiyor. AKP gerileyecekse son altı ayda ekonomik ve sosyal verilerdeki gerilemelerin vatandaşın gündelik hayatındaki yansımalarının sonucu olarak gerileyecek. Seçime katılma oranının düşmesi hiç şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak seçim sonuçlarının iktidar düzeyinde bir karşılığının olacağını beklemek tam bir ham hayaldir. Elbette geçtiğimiz beş yıla, örneğin Gezi’den bu yana “beklenmedik” siyasal gelişmelere bakıldığında gelecek başkanlık seçimine kadar ortam süt liman olacak değildir. Lakin yerel seçim sonuçlarından merkezi iktidar için bir seçenek üretmek, ittifakların yerel için bile ne kadar sallantılı olduğuna bakılırsa, imkansızdır. 

Olmazsa olmaz

Toplumun haleti ruhiyesindeki dalgalanmaların siyasete yansıması tepkiyle sınırlı kaldığında anlamlı sonuçlar doğurması mümkün değil. Tepkinin nereye yönelebileceği mevcut seçeneklere de bağlı. Kurumsal partiler arasındaki gel gitlerden daha önemli olan toplumsal ve siyasal değerler açısından ise, sandıkla sınırlı olmayan, hatta en sonra sandığa yansıyan zorlu deneyimlerin ürünü olabilecek değişimler henüz gözükmüyor.

Bu tür bir değişimin en azından kolaylaştırıcısı olması gereken sosyalist sol ise ülke ölçeğindeki siyasette yok hükmündedir. Bağımsız bir sosyalist alternatifin aktarıcısı, kürsüsü olması gereken mücadeleler hiç yok değil, ancak sosyalist siyaset artık mücadelelerin de gerisinde. Ne de olsa mücadeleler çoğulcu, sosyalist hareket ise lime lime. 8 Mart’ta kadınların artık gelenekselleşen ama iki 8 Mart arasında da gündelik mücadelelerle bezenen direnişinin önemli bir özelliği de çoğulculuğu. Kısmi denilen her tür mücadelede bu çoğulculukla ancak ayakta kalınabilirken, siyasal düzeyde kendini parlatma adına yalnızlaşmanın sonuna gelinip yok hükmünde karar kılındı. 

Karşı siyaset

Biraz tarih bilenler sosyalist hareketin emekleme çağında Demirel’in gidişine (mesela 12 Mart) oynamakla başlayan ve hele hele 12 Eylül’den sonra bağımsız bir sosyalist seçenek inşasını sürekli bir ertelemeyle, önce alanın temizlenmesi, normalleşme için düzen güçlerinden medet umma alışkanlığına son zamanlarda her zamankinden fazla tevkif olduğunu rahatlıkla tespit edebilirler. 

Yerel seçimlerden bir iktidar değişikliği beklentisi veya bir sıçrama tahtası işlevi bekleyenler en az yüz yıllık en basit ilkeyi, tarihi yapanların kimler olabileceğini ve onlar olmadan da tarihin tökezleyeceğini unutmaktadırlar.  Kitlelerin kendi mücadeleleriyle, iradeleriyle siyaset sahnesinde arzı endam etmedikleri sürece, onların bu yolculuğunu kolaylaştırmaktan uzak olan güzergahlardaki arayışlar her seferinde hüsranla sonuçlanmaktadır.

Kırk yıldır SHP’ye, CHP’ye ve hatta kimilerinin AKP’ye gösterdiği hoşgörü en yakın sosyalist akımlar tarafından birbirlerine gösterilmemekte.

31 Mart yerel seçimlerinden en azından ondan bundan medet ummanın yerine kendi işini yapmaktan başka bir yol olmadığı dersi çıkarılabilirse ne ala. 

Hemen hemen belli başlı kesimler şu veya bu şekilde seçimlerle oynayarak ama her ne hikmetse bağımsız ve birleşik bir sosyalist hareketin inşası konusunda “fena halde ilkeli” kalmanın da yollarını bularak sosyalist solun gıkının çıkmadığı bir duruma gelinmiş bulunuyor.

Bir musibet bin nasihatten iyidir meselini bin müsibet bir nasihatten iyidir diye anlayanlar için söylenecek bir söz yok. Ama düzen güçlerinin eleştirisine girmeden önce bir aynaya bakmak gerekecektir.  Sosyalist hareket bihakkın görevlerini yerine getirdi de AKP bütün bunlara rağmen otoriter bir rejimin frenini patlatmadı.  Hemen herkesin herkesle ittifak yapabildiği bir ortamda ittifaka en çok ihtiyacı olan sosyalist solun birbirine en yakın kesimlerinde bile bir yakınlaşma olmaması artık garip de gelmiyor.

Ne yapmalı?

Seçimde ortada sosyalist inşa için herhangi bir alternatif olmaması oy vermeye engel değil. Ama daha önemlisi bu seçimden sonra artık ona buna bakarak, kurulu düzendeki saflaşmaya, kamplaşmaya bağlanarak siyaset yapmaya bir son vermek için acilen hiç değilse yakıcı talepler etrafında bir sosyalist odağın oluşturulmasına girişilmelidir. Kendi sağına gösterilen muhabbet çeşitli sosyalist eğilimler arasında neden mümkün olmasın?