avrupademokrasi

Michael Löwy

 

İlk Rus Devrimi yenilgiye uğradıktan sonra, 1906’da, Rusya’daki burjuva demokrasisi hakkında yazılmış bir metinden alıntıyla başlayalım: ‟Rusya’ya girdiği şekliyle veya ABD’de yerleşmiş biçimiyle günümüz kapitalizmine, demokrasi kavramıyla ve hatta özgürlükle herhangi bir akrabalık atfedilmesi tamamiyle gülünçtür. Aksine, doğru olan, uzun vadede bu kavramların, kapitalizmin hükmettiği durumlarda, hangi şekilde varlıklarını sürdürebileceklerini sorgulamak olacaktır.”[1]

Sizce böylesi öngörülü bir yorum kimin kaleminden çıkmış olabilir: Lenin’in mi, Troçki’nin mi, yoksa Plehanov’un mu? Aslında meşhur burjuva sosyoloğu Max Weber’den bir alıntıdır bu. Hiçbir zaman bu öngörüsünü derinleştirmemiş olsa da Weber, yukarıdaki alıntıda, kapitalizm ile demokrasi arasında özsel bir karşıtlık olduğunu vurguluyor. 20. yüzyılın tarihini, böylesi bir yargıyı pekiştirecek şekilde okumak mümkün: Egemen sınıfların iktidarının halk tarafından tehdit edildiği hissedildiğinde demokrasi, sık sık, madden sürdürülemez bir lüksmüşçesine bir yana itildi; 20’lerin, 30’ların Avrupası örneğinde olduğu gibi faşizmle, ya da 60’ların, 70’lerin Latin Amerikası’nda olduğu gibi askeri diktatörlüklerle yer değiştirdi.

Neyse ki, bugünkü Avrupa’nın durumu bu değil. Özellikle son yıllarda, neoliberalizmin zaferiyle birlikte, içi boş, sosyal içeriği olmayan bir düşük yoğunluklu demokrasimiz var. Şüphesiz, seçimler halen yapılıyor. Ancak belli ki, ‘Birleşik Piyasa Partisi’ (BPP) isimli tek bir parti hüküm sürmekte, üstelik aralarında çok az fark olan, sağ-neoliberal ve sol sosyal-liberal versiyonlarıyla…

Demokrasinin sınırlarının iyice daraldığı, Avrupa Parlamentosu’nun neredeyse hiç etkisinin olmadığı, iktidarınsa, Avrupa Komisyonu veya Avrupa Merkez Bankası gibi seçilmemiş kurumların elinde bulunduğu Avrupa Birliği’nin oligarşik faaliyetinde açıkça görülmektedir. Floransa’daki Avrupa Enstitüsü profesörlerinden ve Avrupa Birliği’nin yarı-resmi toerisyenlerinden Giandomenico Magione’ye göre, Avrupa’nın ‘çoğunlukçu olmayan kurumlar’a, yani ‘ne seçmenlere, ne de seçilenlere karşı herhangi bir sorumluluk taşımayan kamusal kurumlara’ ihtiyacı vardır: “Çoğunluğun tiranlığı”ndan korunmamız için tek yol budur. Böylesi kurumlarda, “uzmanlaşma, mesleki sırlar ve uyum (…) doğrudan demokratik sözlerden çok daha önemlidir.”[2] Herhalde kimse, Avrupa Birliği’nin oligarşik ve antidemokratik doğası için daha gürültülü bir gerekçe tahayyül edemezdi.

Günümüzün ekonomik kriziyle beraber, demokrasi en alt seviyeye düşmüştür. Le Figaro gazetesinin yakın dönemdeki başyazılarından birine göre, şimdiki durum harika; bu da, demokratik süreçlerin kıymeti harbiyesinin niçin her zaman olamayacağını açıklamaktadır: Normallik zamanları geri geldiğinde, pekâlâ demokratik meşruiyeti yeniden geri getirebiliriz. Nitekim, Carl Schmidt’in kullandığı anlamda, bir tür iktisadi ve siyasi ‘istisna hali’yle karşı karşıyayız. Peki Schmidt’in tanımlamasına göre, istisna halini ilan etmeye hakkı olan egemen kimdir?

Bugün Avrupa’da mutlak egemen hepimizin bildiği üzere, uluslararası finans piyasasıdır. Finans piyasaları, her ülkede maaşların ve emeklilik ücretlerinin miktarını, toplumsal hizmetlerdeki kesintileri, özelleştirmeleri, işsizlik göstergesini belirler. Son zamanlarda, Yunanistan ve İtalya örneklerinde olduğu gibi, finans piyasalarının sadık hizmetkarları olan ‘uzman’ları da belirleyerek hükümet başlarına da doğrudan müdahale ederler.

Bu kadir-i mutlak ‘uzman’lardan bazılarına biraz daha yakından bakalım. Bunlar nerelerden geliyorlar? Avrupa Merkez Bankası’nın yeni başkanı Mario Draghi, Goldman Sachs’ın eski başkan vekili. Avrupa Birliği eski komisyon üyesi Mario Monti de Goldman Sachs’ın eski danışmanlarından biri. İtalya’daki Monti de, Yunanistan’daki Papadimos da, bugünden itibaren yapılması gerekenleri tartışan bir seçkin siyasetçiler ve bankacılar kulübünün, yani ‘Üçlü Komisyon’un üyeleri. Bu komisyonun başkanı, Goldman Sachs’ın eski yönetim kurulu üyelerinden ve eski müdürlerinden olan Peter Sutherland. Üçlü Komisyon’un başkan vekili, Çek Cumhuriyeti’nin eski Maliye Bakanı Vladimir Dlouhy, şimdi Goldman Sachs’ın Doğu Avrupa bölgesi danışmanlığını üstlendi. Başka bir deyişle, Avrupa’yı krizden kurtarmayı üstlenen ‘uzmanlar’, kısa bir süre öncesine kadar, ABD’de gayrimenkul kredilerinin krizinden doğrudan sorumlu olan bankalardan biri için çalışıyorlardı. Bu, Avrupa’nın Goldman Sachs’a devredilmesi için bir ittifakın olduğu anlamına gelmiyor, ancak Avrupa Birliği’ni yöneten teknokrat elitin oligarşik doğasını temsil ediyor.

Avrupa hükümetleri, halkların protestoları, grevler ve kitlesel hareketliliklere karşı kayıtsız duruyorlar. Ahalinin düşünceleri ya da duyguları onları ilgilendirmiyor: Onları tek ilgilendiren, finans piyasalarının, finans sektörü çalışanlarının ve kredi derecelendirme kurumlarının duygu ve düşünceleri. Avrupa’nın sahte demokrasisinde, halka bir referandum aracılığıyla danışmak, tehlikeli bir sapkınlık, hatta daha da kötüsü, Aziz Piyasa’ya karşı bir suç olarak nitelendiriliyor. Herhangi bir siyasi lider böyle bir fikir sunarsa (örneğin Papandreu), bu fikri önerme nedeni ne kadar fırsatçı olursa olsun, Avrupa oligarşisine göre bir kamusal tehlike olarak nitelendiriliyor, herkes de o kişinin yerinden uzaklaştırılması ve güvenilir bir uzmanla, tercihen bir bankacı ile yer değiştirmesi gerektiği konusunda hemfikir oluyor.

Krizin etkilerinin ağırlaştığı ve halkın öfkesinin büyüdüğü bu dönemde pek çok hükümetin kamuoyunu yönelteceği günah keçisi de hazırdır: Göçmenler. Böylelikle, evraksız yabancılar, Avrupa Birliği dışındaki göçmenler, Müslümanlar ve Çingeneler, ülke için temel tehdit olarak sunuluyorlar. Tabii bu durum, yeni oluşan ve zaten pek çok ülkede hükümete katılan, ırkçı, yabancı düşmanı, yarı-faşist veya açıkça faşist partiler için büyük fırsatlar doğuruyor. Avrupa’da demokrasi için ciddi bir tehlike oluşturuyor.

Tek umut, devasa rekabetin, barbar kemer sıkma politikalarının ve yüzyıllar boyunca ödenmek zorunda olan borçların olmadığı, başka bir Avrupa tahayyülüdür. Başka bir Avrupa mümkün; demokratik, ekolojik ve sosyal bir Avrupa mümkündür. Ancak, böylesi bir Avrupa, Avrupa halklarının ortak mücadelesi olmadan, yani ulusal sınırlar ve ulus-devletin dar alanının ötesine geçmeden gerçekleşmeyecektir. Başka bir deyişle, gelecek için tek umudumuz, pek çok ülkede, özellikle gençler ve kadınlar arasında büyüyen halk isyanıdır. ‘Öfkeli’ eylemciler için, demokrasi mücadelesinin, neoliberalizme, ve son tahlilde, Max Weber’in bir yüzyıl önce gösterdiği gibi, özünde antidemokratik bir sistem olan kapitalizmin kendisine karşı bir mücadele olduğu her geçen gün daha da açık hale bürünmektedir.

Yukarıdaki metin, Yunanca olarak yayınlanan ‘Red Notebook’ internet sitesinin, Göçmen Evi’nde 27 Aralık 2011’de ‘Uzmanlar iktidarda. Peki ya demokrasi? – Kriz, Avrupa, Antikapitalist Sol’ başlığıyla düzenlediği toplantıda Michael Löwy’nin yaptığı konuşmadır.

__________________________

 

[1] Max Weber, «Zur Lage der bürgerlichen Demokratie in Russland», Archiv für Sozialwissenschaft und Sozialpolitik, Band 22, 1906, Beiheft, s. 353.

[2] Gönderme: Perry Anderson, Le Nouveau Vieux Monde, [Eski Yeni Dünya], Marseile,  Agone, 2011, s. 154,158.