pinarselek

Irmak Erdoğan –

Giriş niyetine

Yahudi karşıtı, yanlış bir düzende var olduğunu keşfetmekten korkandır. Aksi halde bir şeyleri değiştirmesi, sınırsız bir yük sırtlanarak yazgısının yaratıcısı olması gerekecektir. Kolayı seçen Yahudi karşıtı, her şeyin sorumluluğunu, salt öyle olmasından dolayı Yahudi’ye yükler.

Oysa özgürleştirici bir politika, ancak sorumluluğu sırtlayan özneler tarafından gerçekleştirilen müdahalelerle üretilebilir. Dolayısıyla Yahudi de mağdur edilmiş olmasından yola çıkarak, tüm sorumluluğu Yahudi karşıtının omuzlarına yüklememelidir. Bir yandan mağduriyeti görmeli, buna yol açan iktidar ilişkilerini göstermeli; ancak direnişi, mağduriyeti ve sistemin yarattığı tanımları, rolleri, kimlikleri aşma iddiası üzerine kurmalıdır.  Aksi halde mağdur olanın hep aynı konumda kaldığı, o konumda kalmasından beslenildiği bir zemine hızla kaymak ve hatta iktidar ilişkilerindeki şiddeti normalleştirmek söz konusu olacaktır. Bu durum mağduriyeti yaşayanı da, bu mağduriyeti bir kimlik olarak benimsemeye iter,  kişiyi kurban kimliği içine sıkıştırır ve araçsallaştırır. Başka bir deyişle iktidar onaylanmış, mağdur “yazgısına” hapsedilmiş olur.

İşte bu nedenlerle başına gelecekleri tahmin edemese dahi daha baştan sırtlanmış, yazgısının yaratıcısı bir kadın olan, kendi deyişiyle sosyalizmle anarşizmin öpüştüğü yerde feminist mücadelesine devam eden Pınar Selek hakkındaki bu yazının amacı, onu bitmeyen bir hukuk davası mağduru olarak yansıtmaktan uzak durup,  mücadelesi boyunca söylediklerinin hiç değilse bir kısmını (bir kez daha) duyurmaktır.

 

Cinsiyet Rollerinin Kaba Komedisi

Egemen sınıfların hegemonyasının belki de en somutlaştığı durum, ezilenlerin egemenlerle ortak olup dışlananları dışlamalarıdır. Egemen sınıflar kendi çıkarlarına uygun olanı öylesine evrensel kılmış, öylesine topluma mal etmişlerdir ki ezilenler kendileri de “kabul edilmemiş” olsalar dahi, farklı bir bağlamda bu dışlama sürecinin suç ortağı olurlar. Pınar Selek’in hikayesinin geniş kesimler tarafından bilinen kısmı da böyle bir dışlama süreciyle başlar.

İstanbul’da 1996 yılında düzenlenen Habitat II öncesinde “temizlenmesine” karar verilen Beyoğlu-Cihangir bölgesindeki Ülker Sokak,  ünlü başkomiser “Hortum Süleyman”ın temizliğine bırakılmış, sokağın “meşru” sakini olarak görülen (ayrıca sokakta epeyce evi olan) Güngör Abla yanında, pencere ve balkonlarına astıkları Türk bayraklarıyla sadakatlerini gösteren ve kendilerini böylelikle ayrıştıran diğer mahalleliler, “Fatih’in torunları ibne olamaz” sloganlarıyla sokak başına gösteriye gelen gruplarla birleşip seks işçilerinin, ama en çok da transeksüellerin ve travestilerin yaşam alanı olan sokağı işte tam da bu dışlamanın somutlaştığı bir yer hâline getirmişlerdir. Önceden tanışık olduğu travestilerle yaşamaya karar veren Pınar Selek için iktidar mekanizmalarını teşhir etme süreci başlamıştır.

Sokakta yaşananları anlattığı Maskeler, Süvariler, Gacılar kitabında Pınar Selek,  “Cumhuriyet topyekün asker-topyekün erkek olan bir mirası devralır…Travestilerin karşısına birdenbire bin yıllık mirası olan cephe dikilmiştir.”  diyerek tanımladığı bu eski ve karmaşık cephenin öncelikle topyekün heteroseksüelliğinin nedenlerini inceler.  Eşcinsellik, heteroseksüelliğe nazaran ataerkil reddedilmeye maruz kalmış, hakim cins kimlikleriyle girdiği çelişki ve çatışma sonucu siyasal bir anlam kazanmıştır.  Çünkü eşcinsellik kadın ve erkek arasındaki gerilimli iktidar ilişkisinin taşıyıcısı olmamakla farklılaşmıştır. Düalist düşünen, kadını doğa, erkeği kültürle özdeşleştiren ve doğa üzerinde hakimiyeti kurma iddiasındaki erkek egemen kültürde, eşcinsellik ne doğayla ne kültürle karşılanabilmiş, bunun sonucunda, kurulu düalizmi parçalamış, ideolojik bir çöküş yaratmıştır. Elbette kapitalizm, eşcinselliği de burjuva ailesini, kent yaşamını ve güvenliği tehdit etmediği sürece bir tampon gibi çalıştırmış, sosyolog Connell’in deyişiyle “hegemonik erkeklik, kadınlarla ilgili olduğu kadar, ikincil konuma itilmiş erkeklik biçimleriyle ilgili olarak da inşa edilme”ye devam etmiştir.

Pınar Selek de travestiler ve transseksüellerin,  hegemonik erkekliğin inşasına karşı en hakiki dinamitlerden biri olmaları dolayısıyla kimi zaman dışlanmışlar tarafından da dışlanabildiğini söyler. Çünkü salt görünüşleri ile dahi “‘saf olmayan’ bir edimi, yani cinsel edimi inkâr etmemekte, hatta onu savunmakta ve teşhir etmektedirler” 1

Oysa bu dinamitlere karşı savaşı yürüten Hortum Süleyman, hiçbir zaman kentsel dönüşüm ve namus adına temizlik yaptıran “beylerle” aynı sınıfa mensup olamayacak, seks işçisi kadınlar ise translara ve travestilere yapılanlara karşı sessizliklerini koruyacaktır. Dışlananları dışlayanlara, onların rızalarının üretim şekillerine bakmak Pınar Selek için bir bütünü anlamlandırmaya adım olacaktır.

 

İktidarsız Kahraman, Gözü Bağlı Kadın, Kürt Çocuklar

Devlet,  iktidarlar arası içkinliğin politik kurumsallaşması olarak tek bir kimliğin değil, farklı hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerinin merkeze oturduğu bir kurumsallaşmadır. İnsanlar, tahakküm tezahürlerinin, belli görev, duruş ve anlayış duvarlarının arasına kıstırılır; bir süre sonra çeşitli aidiyetlerle homojenlik yaratılır ve bu homojenliğe eklemlenemeyenler için devlet sınıfsal ve milliyetçi buluşmasıyla hazırdır.

Pınar Selek, ulus devlet, milliyetçiliğin ve militarizmin ürettiği tek tipleştiren semboller üzerinden okuma yapar. “Vatan dişileşir. Vatanın zapt edilmesi kadının ‘başka erkekler tarafından kullanılmasını’ hatırlatır.” 2 Ancak militer yapı içinde itaati öğrenen erkek de özerk değildir, aslında her türlü seçimden yoksun bırakılarak iktidarsızlaştırılmış durumdadır. Buna bağlı olarak toplumsal erkeklik, öncelikle kadınlara, beraberinde kendi içindeki farklılıklara, çocuklara, eşcinsellere, sakatlara ya da vicdani retçilere “iktidarsız kahramanlık” taslar. Başka bir deyişle, bu iktidarsızlık içinde kendi iktidarını üretir.

İktidarsızlığın, tahakküm altına almak için başvurduğu şiddet  “kadına sahip çıkma” hâli üzerinden, namus aracılığıyla meşrulaştırılır. Namus için bir tanım da Aslı Zengin’in üzerinde durduğu “bir kişinin, kadınlık ve erkekliğe dair toplum tarafından konulmuş standartlara uygun yaşama becerisi”dir3. Yine bir araç olan modern milliyetçilik de buna benzer bir şekilde tanımlanabilir, burada da  ‘diğer milletlerin ve Türk milletinin, Türk devleti tarafından konulmuş kalıplara, sembollere uygun yaşama becerisi’ söz konusudur.  Pınar Selek ise bu çerçevede yapılacak en tehlikeli şeyi yapmış, Türk devleti tarafından Türklere uygun görülen kalıplara uygun davranmamıştır.

1997 yılında, Kürt sorununa ilişkin başladığı diğer bir araştırma, tutuklanması ve mülakat yaptığı Kürtlerin adını vermeyi reddetmesi üzerine işkence görmesiyle sonlanır, araştırması yok edilir.  Pınar Selek ise Özgür Gündem’de yazmaya, Kürtlerle Kürt olmayanlar arası devlet tarafından tanımlanmış ilişki ve tahakkümü zorlamaya devam etmiştir. Ancak “eğer şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışırsan, suçlu ilan edilirsin. Üstelik suçun şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mal edilir. Örneğin bir anti militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin.” 4

Devletin kurumsallaştırmak istediği şiddet ilişkilerine müdahale eden karşı hegemonya oluşturmak, devletin dışlayarak içeri alamayacağı hale geldiği takdirde devlet iktidarına büyük bir tehdit demektir. Ancak modern devlet, modern işkence yollarıyla saldırır. Adalet, elinde bir teraziyle gözleri bağlı tasvir edilir, oysa Türkçe bilmeyen bir kadına tercüman bulunmaksızın imzalatılan ifade tutanağına, defalarca beraat kararı veren mahkeme başkanının aniden kalp rahatsızlığı raporu almasına, ardından gelen başkan eşliğinde daha duruşma öncesi yazılan “gereği düşünüldü” kararının hukuki olduğunun ileri sürülmesine şaşırmayacak kadar gözü bağlı değildir aslında. 5 Adalet, aynı zamanda bir kadın gibi yansıtılır, ancak o bin yıllardır nesneleştirilen, sahiplenilen, bayrak-ezan-silaha sıkıştırılan, idam isteyen, savaş isteyen bir Tansu-kadındır.

Tam da bu nedenle,  Pınar Selek’i mağdur konumuna sıkıştırıp, onunla dayanışmak amacıyla değil, özgürleşmek ve özgürleştirmek adına gözü bağlı kadını teşhir etmeli,  Pınar Selek’i  ve onun nezdinde yargılanan tüm hareketleri  salt bir “Yahudi karşıtına karşıtlık” zeminine oturmaksızın, feminizmin, sosyalizmin, enternasyonalizmin  sunduğu kurtuluş perspektifine dayanarak savunmalıyız.

Yoksa  Zeki Müren’in orduya miras bırakmadan Zeki Müren olabildiği, Kürt çocukların olduğu kadar Türk çocukların da oyunun şifresini bildiği, kadının kendine ait olmayan bozuk bir teraziyi reddettiği günler binlerce yıllık cephenin  gölgesine terk ediliyor demektir.

1 SELEK Pınar, Maskeler Süvariler Gacılar,2007 İstanbul, s.81

2 SELEK Pınar, Milliyetçilik Erkektir, 2005, Savaş Karşıtları Gündem Arşivi

3 ZENGİN Aslı, İktidarın Mahremiyeti, 2011 İstanbul, s.99

4 Pınar Selek’in 17 Mayıs 2006 tarihli 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği cevap

5 Dava ile ilgili hukuki süreci ayrıntılı bir şekilde bilmek isteyenler için Pınar Selek’in avukatlarından Akın Atalay’ın yazısı:  ATALAY Akın, Bir Hukuk Garabetinin Öyküsü: A’dan Z’ye Pınar Selek davası, http://www.pinarselek.com/public/page_item.aspx?id=1567, 29.12.2012