kobane

 
Uraz Aydın –

 

İslam Devleti örgütünün kuşatması karşısında Kobanê’de yaklaşık bir buçuk aydır süren direniş Türkiye’nin ve bölge halklarının çok dışına uzanan, taşan bir etki yaratmış durumda. Başta, doğal olarak Kürt diasporasının yoğun olduğu yerlerde, fakat bunun da ötesinde, dünyanın dört bir yanında dayanışma eylemleri gerçekleştiriliyor, etkinlikleri düzenleniyor, mesajları yayımlanıyor.

Uluslararası güç ilişkileri açısından arz ettiği önemi bir yana koyarsak, Kobanê’de verilen mücadelede birkaç askeri-siyasi dava içiçe geçmekte:

  • Yabancı işgaline karşı toprak savunması
  • Kürt halkının kendi kaderini tayin etme mücadelesinde ulaştığı önemli bir mevzi olan Rojava’nın ve ona hayatiyet kazandırmış olan “demokratik özerklik” uygulamasının savunusu
  • İslam Devleti’nin barbarlığı karşısında insanlığın savunusu

Bu davaların ilk ikisi belirli bir çapta mobilizasyon sağlamaya elverişli olmakla birlikte esasen ID’nin temsil ettiği vahşet karşısında Kobanê’de verilen direniş ona destansı bir karakter kazandırmakta. Bu destanın merkezinde elbette öncelikle YPG milislerinin ve özellikle de YPJ’de yer alan kadın savaşçıların cansiperane mücadelesi yer almakta. Barbarlığın ilerleyişine karşı kendi bedenleriyle set çeken bu sıradan insanlardır, uluslararası kamuoyunda hayranlık uyandıran. Üstelik bunu inançla verilen son bir umutsuz savaş manzarasından çıkartıp

ABD’yi bölgeye dair ittifak stratejisini değiştirtmeye, Kobanê’nin düşmesini hazla izlemeyi tercih edecek Türk devletini ise savaşçı ve mühimmat geçişi için koridor açmaya zorladılar. Devletinin tüm engellerine rağmen sınırı geçip direnişe katılma iradesi gösteren gençler; kalbi Kobanê’de atan Türkiye Kürtlerinin kitlesel seferberliği; Suphi Nejat Ağırnaslı ve Kader Ortakaya’nın simasında cisimleşen enternasyonalist angajman bu destanın uğraklarını, onu büyüten, ona can katan unsurlarını teşkil etmekte.

 

Erdoğan Rejimi ve Rojava

Öte yandan Kobanê savunusunu bu denli önemli hâle getiren unsurlardan biri de hiç şüphesiz Türk devletinin tutumu olmuştur. 2003 Irak’a emperyalist müdahalenin ardından fiilen bir özerk Kürt bölgesinin oluşumu, her ne kadar zaman içinde iktisadî çıkarların kamçısıyla belirli bir yakınlaşma sağlandıysa da, devlet açısından hatırı sayılır bir travmaya neden olmuştur. Erdoğan yönetiminin Şam rejimini düşürme noktasındaki takıntısının başlıca nedenlerinden birinin, Suriye sınırında tekrar aynı senaryonun gerçekleşmesini önlemek olduğu ortadadır. Suriye ayaklanmasının daha ilk başlarında Beşar Esad’la isyancılar arasında arabuluculuk rolünü oynama teşebbüsünün Şam’ın karşı koyuşuyla birlikte suya düşmesinin ardından AKP’nin “muhalefetin” şekillenmesinde ağırlığını koyma çabası, Suriye rejiminin düşüşü sonrasında oluşacak yeni güç ilişkilerinde de ağırlık sahibi, mümkünse belirleyici olma arzusundan ileri gelmiştir. Fakat bildiğimiz gibi evdeki hesap çarşıya uymamış, Rejimi alaşağı etmekte başarısız olan ayaklanma devrimci niteliği giderek zayıflayarak uzatmalı bir iç savaşa dönüşmüştür. PYD/YPG’nin Rojava’yı ele geçirişinin ve özerklik ilanının ardında ise, Erdoğan yönetimi elinden geleni ardına koymayıp ÖSO’ya, ÖSO’nun içindeki ve dışındaki cihatçı gruplara sağladığı imkânlar ve maddi destek üzerinden Rojava deneyimini boğmaya girişmiştir. Türk devletinin tutumunun ve ID ile taktik ittifakının ortaya serilmesi ise Kobanê kuşatmasıyla birlikte mümkün olmuştur: Uluslararası koalisyona katılımdaki gönülsüzlüğü, YPG’nin ÖSO’yla hareket etmesine yönelik dayatması, tampon bölge şantajı, cihadçı gruplara insan ve mühimmat geçişi noktasında sağladığı imkânları barbarlığın pençesindeki Kobanê halkından esirgemesi… AKP’nin kendi sınırları dâhilindeki çözüm sürecini dinamitleyecek bu tutumun, hâlihazırdaki hiçbir müttefikinin pozisyonuyla uyuşmayan Suriye politikasının getirdiği yalnızlaşmayı daha da pekiştirdiği ortadadır.

 

Duhok Ne Getirebilir?

Ekim ayının ortasında gerek ID’ye karşı direniş açısından gerekse Kürt halkının özgürlük mücadelesi bağlamında yeni bir evreye girildiğine işaret eden iki önemli gelişme yaşandı. Duhok’ta PYD’nin cephe örgütü TEV-DEM (Demokratik Toplum Hareketi) ile PYD dışındaki Batı Kürdistan örgütlerinin oluşturduğu ENKS (Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi) arasında gerçekleşen görüşmeler sonucu varılan anlaşmayla birlikte Rojava’da ENKS bileşenlerini de kapsayacam bir siyasal idarenin oluşturulmasına ve silahlı güçlerin ortaklaştırılmasına karar verildi. Ayrıca Irak Bölgesel Kürt Yönetimi parlamentosundan Kobanê’ye peşmerge gönderme ve Rojava’ya maddi destek sağlama kararı çıktı. Bunun önemli bir adım olduğu ortada. Fakat Kürtlerin arasında nihayet ulusal birliğin sağlandığını iddia etmek, en az “peşmerge girdi Kobanê düştü” parolasıyla Amerika-KDP etkisinin Rojava’daki kazanımları her halükarda yok edeceğini ilan etmek kadar aceleci bir tutum olur.

Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi içinde Barzani ve Öcalan çizgileri arasındaki tarihsel husumeti, çatışmaları ve birbirlerine dönük “ihanet” suçlamalarını bir kenara koyacak olsak bile, Suriye devriminin başından itibaren PYD ile KDP denetiminde olsun veya olmasın diğer yerel Kürt örgütleri arasındaki ilişkilerin fazlasıyla yıpranmış olduğu gerçeğini gözardı etmemek gerekir. Ayaklanmanın başlamasıyla birlikte PYD’nin 2011’de Kuzey Irak’taki sürgününden geri dönmesi sonucunda, bu partinin silahlı gücü dolayısıyla bölgedeki güç ilişkilerinde ciddi bir değişim meydana gelir. Esad ordusunun Batı Kürdistan’dan kısmen çekilmesi sonucu oraya yerleşen ve “Rojava devrimi” denilen süreci başlatan PYD/YPG’nin kendi hegemonyasını kabul etmeyen siyasal güçlere baskı uyguladığı ve gerektiğinde şiddete başvurduğu bilinmekte[1]. Dolayısıyla Rojava anayasası denilen metnin demokratik, çoğulcu ve seküler söylemi, kadınların ve etnik-dinî kimliklerin haklarına yaptığı vurgu ve bunların büyük oranda demokratik mekanizmalarla hayata geçirilmesi, özellikle de bu denli kaotik bir ortamda, muazzam bir önem arz etmekle birlikte işleyişin siyasal çoğulculuk noktasında ciddi kusurlara sahip olduğunu da es geçmemek gerekir. Güç ilişkilerindeki bu eşitsizliği gidermeye dönük bir ilk teşebbüs 2012 yazında yine PYD ve ENKS arasında imzalanan ve tarafların birlikte çalışacağı bir Kürt Yüksek Konseyi’nin kurulması kararını alan Hewler (Erbil) anlaşmasıyla gerçekleşmişti. Fakat gerek 16 partiden oluşan ENKS’nin iç çatışmaları, gerekse YPG dışında ikinci bir silahlı gücün oluşup oluşmayacağı konusundaki tartışmalar bu konseyin işlemesini engellemişti. Duhok ise Hewler’in bir devamı olarak, bir miktar da Kobanê kuşatmasının oluşturduğu acil koşullar altında yürüyen pazarlıklar sonucu oluşan, hiç şüphesiz tehlikelerle yüklü, fakat bir o kadar da imkân ihtiva eden bir mutabakat olarak Kürt halkının kendi kaderini belirleme sürecinde önemli bir evre olmaya aday.

Es geçilmemesi gereken bir diğer mesele ise Rojava sürecinin Suriye devrimi içindeki konumunun değişmesine ilişkin. Rojava’da PYD/YPG güçlerinin hâkim hale gelmesi ve Afrin, Cezire ve Kobanê’de özerklik ilan etmesi, PYD güçlerinin tekrar Suriye topraklarına dönmesi her ne kadar ayaklanmanın açtığı koşullar içerisinde mümkün hâle geldiyse de, Arap coğrafyasını sarsan isyan ve devrim dalgasının bir devamı olmaktan ziyade Kürtlerin ulusal mücadelesinin bir parçası olarak meydana gelmiştir. Rojava süreci aktörleri tarafından Rejim ile “muhalefet” dışında bir üçüncü yol olarak tarif edilmişti. PYD, siyasal rakipleri ve yerel koordinasyon komitelerinde yer alan bağımsız Kürt gençliği yapılanmaları tarafından hâkim olduğu bölgede isyancı güçleri pasifize etmekle eleştirilmişti. Bugün ise konjonktür tümüyle değişmiş, Duhok’la birlikte bu sorunları aşmaya dönük bir irade sergilenmiş, Rojava uluslararası bir tanınırlık kazanmış, İslam Devleti’ne karşı direniş Kürtlerin bölgedeki güç ilişkileri açısından önemini kanıtlamıştır. Salih Müslim ise PYD’yi ve Rojava sürecini Suriye devriminin bir parçası olarak tarif etmektedir. Bu irade, gerçeklik kazanması halinde, bir yandan cihadçı karşı-devrimci güçlere öte yandan Esad diktatörlüğüne karşı mücadele veren seküler devrimci güçlerin elini kuvvetlendirme ihtimalini barındırmakta, mezhepçi olmayan, laik ve demokratik bir Suriye için savaşan güçlü bir odağı şekillendirme potansiyeli taşımaktadır.

 

Kürt Özgürlük Hareketi ve Süreç

HDP’nin Kobanê’ye destek vermek ve yardım kapılarını açmayan hükümeti protesto etmek için yaptığı çağrıyla 6 ve 7 Ekim’de on binler sokaklara döküldü. Eylemlere katılımın boyutu ve taşıdığı öfke, muhtemelen çağrıcıların dahi öngörmediği bir çaptaydı. Bu, ID ile PKK/PYD’yi özdeşleştirme inadının sonucunda, kendisi Kürt hareketinin gözünde ID ile özdeşleşen hükümete dönük bir toplumsal öfkeydi hiç şüphesiz. Ve hepimizin malumu, bir buçuk yılı aşkın süredir “çözüm” adı altında sunulan sürecin ciddiye alınabilir bir kazanım getirmemesi sonucu biriken bir aldatılmışlık hissinin patlamasıydı. Bu noktada meşru müdafaa çerçevesini aşan, herhangi bir taktik mahiyet taşımayan spontane şiddet boşalmasının Kürt hareketinin ve özellikle de onun yasal zemindeki temsilcisi olan HDP’nin lehine olduğunu söylemek zor. HDP’nin kendi tabanının reflekslerini kestirememesi ve sonrasında da denetleyememesini ise deneyimsizlikle açıklamak çok mümkün görünmüyor. 6-7 Ekim’i, Kürt hareketi içinde (Kürt hareketinden Öcalan çizgisini kastediyoruz elbet, yani “Kürt Özgürlük Hareketi”ni) giderek görünürlük kazanan gerilimlerin bir sonucu olarak değerlendirmek gerekebilir. Buradaki temel dinamik ise İmralı’da devletle müzakereleri sürdüren Abdullah Öcalan ile herhangi bir adımın atılmaması karşısında tepkilerini gizlemeyen KCK yöneticileri arasında. Kandil kendileri için sürecin bittiğini açıkça vurgulamakta. Daha Nisan 2014’te KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık AKP’nin bir savaş hükümeti olduğunu, Kürt halkının muhtemel saldırılar karşısında kendini korumak için örgütlenmesi gerektiğini ve bu hükümetten Kürt sorununu çözmesini beklemenin bir gaflet olduğunu söylüyordu[2]. Kobanê olaylarının ardından KCK Eşbaşkanı Besê Hozat, Öcalan ve Kürt hareketinin gerekli tüm adımları attığını, AKP’nin PKK’nin tasfiyesini hedefleyen bu yolda ilerlediği takdirde “şiddetli bir savaş”la “yüzyıla uzanacak bir kaos”la karşı karşıya kalacağını belirtiyor[3]. Yine KCK yürütmesinden Murat Karayılan ise Türk devletinin Kürtlere karşı tutumunun bir savaş ilanı oluşturduğunu, kendileri için sürecin sona erdiğini, “Önder Apo’nun son sözünü” beklediklerini vurguluyor[4]. Burada sarf edilen sözlerin, AKP’den ziyade İmralı’ya yönelik bir tutum bildirimi olduğu değerlendirmesini yapmak mümkün.

Bu noktada en zorlu pozisyondaki aktör HDP gibi görünüyor. Zaten İmralı-Kandil ilişkilerinin ortasında hareket etmek durumunda olan HDP için bir diğer sıkıntı, dâhil olduğu yasal-kurumsal çerçeve ile tabanının, özellikle de Kürt gençliğinin bu çerçeveden taşan radikalizmi arasındaki “uyuşmazlık”. Öte yandan AKP denetiminde sürdürülen sürecin dayattığı pasifizasyon karşısında giderek radikalleşen bu genç tabanı kapsamaya devam etme sorumluluğu, HDP’nin “Türkiyelileşme” projesi (yani doğal tabanının dışındaki demokrat kesimlerle, Gezi Direnişi’yle açığa çıkan siyasallaşmayla, farklı ezilen kimliklerle temas kurma perspektifi) açısından belirli sınırlar oluşturmakta.Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında taşıyıcılığını yaptığı kapsayıcı, çoğulcu, demokrat söylem (HDP’nin yerel seçimlerdeki tutumunun aksine[5]), bu yolda önemli bir aşama, bir kazanım teşkil etmişti. Kobanê eylemlilik sürecinde ve devamındaki silahlı eylemlerle milliyetçi duyguların tekrar yükselişe geçmesinin seçim sürecinde inşa edilmiş olan genişleme potansiyelinde kimi kırılmalar yaratmış olması kuvvetle muhtemel. Yaşananları yabancı istihbarata yahut devreye giren gayri-şahsi bir darbe mekanizmasına bağlayan komplo merkezli açıklamaların, Erdoğan rejiminin gün aşırı başvurduğu bu türden argümanlara zaten karnı tok olanların gözünde bu kırılmayı telafi edeceği ise şüpheli.

Kürt halkı kendisi için yaşamsal addettiği değerler için mücadele eder, Kobanê üzerinden bir insanlık savunması gerçekleştirirken, hem iç gerilimlerden, hem de bölünmüş olduğu devletlerin, bölgesel güçlerin ve emperyalist odakların değişken çıkar çatışmaları veya birliklerinden müteşekkil realpolitiğin zemininde hareket etmek durumunda. Bu kaygan zeminde meydana gelebilecekler karşısında sosyalistlerin tutumu ahlakçı-steril bir siyasetin candamarı olan yargılama refleksine savrulmak olamaz. Faşist ve islamcı güruhların sokağa dökülmesi, HDP Genel Merkezi’ne saldırı ve MGK görüşmeleri gibi bir dizi etmen, derinleşen otoriter yönelimin Kürtleri bilhassa hedef alacağının belirtileri. Sosyalistler, hiç şüphesiz ulusal harekete yönelik eleştirilerini bir kenara bırakmadan, ufukta görünen karanlığın karşısında demokratik, çoğulcu, anti-otoriter ve Kürt halkının mücadelesine omuz vermeyi önüne koyan geniş bir cephenin inşasına soyunma yükümlülüğüyle karşı karşıya.

 

[1]              http://www.agos.com.tr/rojavanin-insan-haklari-karnesi-zayif-7525.html

[2]              http://www.sendika.org/2014/04/cemil-bayik-akpden-kurt-sorununu-cozmesini-beklemek-gaflet/

[3]              Besê Hozat, “AKP ve süreç”, Özgür Gündem, 22.10.2014

[4]              « Son Söz Önder Apo’da », www.ozgur-gundem.com, 24.09.2014.

[5]              Bu konuda bkz. Uraz Aydın, “Brazil’e Beş kala. Kürt Hareketi ve Sosyalistler”, Yeniyol sayı 9.

 

(Bu yazı Yeniyol’un 11. sayısında yayınlanmıştır)