20lerermeni1-600x250

 

Masis Kürkçügil –

 

Ermeni Soykırımının 100. yılı anmaları, gerek katılım gerek tartışmalar açısından bir merhaleye işaret ediyor. Artık meçhuller diyarından ses vermeye başlayan 1915, sosyalist hareketin bilincinde dışardan bir yer edinmeye başlamakta. Ancak bütünlüklü bir belleğin parçası olmaktan hayli uzak. Unutulmuş ve milliyetçilikle harmanlanmış acılı günlerin parçası olarak algılanmakta. Resmî ideolojinin Çanakkale’yi Ermeni Soykırımının karşısına dikmesine benzer bir şekilde, kerameti kendinden menkul bir antiemperyalizm ile yedi düvele kafa tutmanın verdiği coşkuya ortak olmanın, oradan bugünkü mücadelelere bir meşruiyet yaratmanın verdiği kolaylıkla kendini avutmuş bir tarih bilincini sorgulamak henüz gündemde değil.
 
Can alıcı sorunlar henüz açıkça ifade edilmiyor: Neden Mustafa Suphi kurucularımız arasında yer alabiliyor da örneğin “Paramaz” yaramaz bir çocuk gibi yalnızca şefkatimize mazhar olabiliyor? 1908 Meclis-i Mebusânında sendikalaşmayı savunan, işçi haklarından yana olan, Kürtlerin hakkını savunan ve kendine sosyalist diyen bir insan bizim tarihimizde yer almıyor da Zor mutasarrıfı Salih Zeki sorgusuz sualsiz kabullenilebiliyor? Soruları çoğaltmak mümkün…
 
Her 19 Ocakta toplumumuzun tarihinde olmadık bir biçimde Hrant’ın anısına alabildiğine çeşitlilikte bir insan yığını Agos’un önüne, vurulduğu yere gidiyor. “Diaspora” denen “meret” Hrant’ın öldürülmesini 1915’e artı bir olarak kaydetmiş. Hiç mi hiç ilgisi yok gerçekten de!
 
Doğru bir biçimde cinayette AKP hükümetinin sorumluluğunun altını çizenler “dışardan” bir zorlama olmasaydı bu cinayeti nasıl anlamlandıracaklardı? Yoksa Hrant’ın katli de basit bir AKP karşıtlığına mı indirgenecekti. Yani bir tür gündelik politikanın kurbanı mı olacaktı?
 
Sosyalist tarihimizin güdüklüğünün bir nedeni yaşadığımız toplumun hangi zemin üzerinde (“sınıfların mevzilenmesi”, devletin künyesi) yükseldiğini ve meşruiyetini nereden kazandığını yanlış değerlendirmek olmasın?

 
Hrant’ı anmak AKP’ye sövmek değildir!
 
Hrant’ın bize anlatmak istediği gerçekten de suyun yolunu bulması misali tükenen ve toprağına kavuşan hayatlar mıydı, yoksa bize geleceğe ilişkin ve yalnızca bizlerin değil bize benzer olanların yani bütün insanlığın geleceğine ilişkin bir şeyler mi söylemek istiyordu veya söylemek istemese de bir şeyler mi tartışmak istiyordu? Malum, o neyin ne olduğunu bildiğini söylüyor ve “idrak” meselesinin altını çiziyordu. Kim, neyi, ne diye idrak edecekti?
 
Paramaz orada duruyor. Beklenmedik bir şekilde Kobani’de hayatı pahasına barbarlığa karşı mücadele eden Suphi Nejat Ağırnaslı, albenisi olmayan bir takma isim seçerek bize ne demek istiyordu? O Paramaz’ı unutulmuşlar arasından çıkarıp ona can verirken ondan hayatının en zor günlerinde moral bir güç alıyordu. Yakın çevresinin bile telaffuz ederken zorlanacağı bir isim seçmiş. Şiiri olmayan bir isim, hatta açıklanması hayli zor, vebalı gibi. Bir suikastçı olarak yazılmış resmî tarihe.
 
“Paramaz” yaşasaydı ne derdi Paramaz için? Müthiş bir buluşma! Orada Hrant da olmalıydı ve bilcümle enternasyonalistler…
 
Soykırımın 100. yılı bize ne anlatır? Gasp edilen mülkleri mi? Nedense en çok ondan korkuyorlar. Ama maddi gaspın ötesinde yüzbinlerin anlattığı hikâye ya gerçekse, asıl ondan korkuyorlar. Yani tarihten!
 
Walter Benjamin’in sözleriyle “özgür torun idealinden değil, sömürülen ataların görüntüsünden”, eklersek kökü kazınanların ıstırabından hareket edilecekse, insanlığın en büyük felaketlerinden kurtulmak için Ermeni Soykırımı hepimizi özgürleştirecek bir hikâye anlatmaktadır. Acınmak, yüzleşmek, kabullenmekle sınırlı olmayan, barbarlıktan kurtulmak için içselleştirilmesi gereken bir hikâye.

 

(Bu yazı Yeniyol’un Mayıs-Haziran 2015 tarihli 14. sayısında yayınlanmıştır)