Fırat Genç – Son otuz yıl zarfında göç ve göçmenlik olgusunun siyasal alanın başat çatışma alanlarından biri haline geldiğine, bu olgu üzerinden tarif edilen normların hâkim sınıfın iktidar pratiklerinde birer parametreye dönüştüğüne tanık olduk. Batı Avrupa toplumlarıyla sınırlı kalmayarak hızla yaygınlaşan bu siyasal fenomenin birbiriyle iç içe geçen bir dizi nedeni ve sonucu var. Özellikle 2008’le başlayan ve küresel çapta etkileri hâlâ artarak süren ekonomik kriz benzeri bunalım konjonktürlerinde ‘göç ve göçmen sorununun’ bir temel referans noktası olarak daha fazla kullanılır hale geldiğine şahit oluyoruz. 1980’ler Fransa’sından 2010’ların Yunanistan’ına, göçmenlerin birer günah keçisi olarak görülüp baskı altına alınması sıradanlaşmakla kalmadı, aşırı sağ olarak adlandırılan siyasal akımların göçmen karşıtı söylemi, müesses siyasal düzenin neredeyse tüm unsurlarının öyle ya da böyle kabul ettiği bir siyasal vasata dönüştü. Göç ve göçmenler, çokkültürcü liberal hoşgörü söylemiyle faşist grupların aleni ırkçı söylemlerinin diyalektik olarak birbirini beslediği bir siyasal çerçevenin üzerine inşa edildiği unsurlardan biri oldu.

 

Diğer yandan, gerek bu çatışma alanının merkezinde yer alan göçmenler gerekse toplumsal muhalefetin farklı akımlarından hareketler ve örgütler, bu gerçekliğe dair bir kavrayış ve siyasal hat oluşturma gayreti içindeler. Farklı motivasyon ve tespitlerden hareket edip hayli farklı stratejik ve taktiksel sonuçlara varsalar da bir bütün olarak antikapitalist/sistem karşıtı çevrelerin bu olguya bigâne kalmadığı iddia edilebilir. Formların ve yönelimlerin hayli farklılaşabileceği gerçeğini atlamamakla birlikte bir küresel örgütlenmenin gelişmekte olduğu aşikâr.

Türkiye ise, gerek yasadışı sınır geçişlerine ve Avrupa Birliği ile yürütülen müzakerelere dair haberlerin, gerekse yoğunlaştığı şüphe götürmeyecek kadar net olan kurumsal düzenlemelerin ve elbette ki günlük polis şiddetinin ‒Festus Okey vakasında acı biçimde‒ kanıtladığı gibi, göç bağlamında niteliksel bir dönüşüm süreci içerisinde. Uzun süre doğudan batıya gitmek isteyen göçmenler için bir geçiş ülkesi olarak değerlendirilen Türkiye’nin, bir yanda bahsi geçen devletlerarası düzenlemeler bir yandan da ülkenin sermaye birikim rejiminin yeni gerekleri nedeniyle giderek daha kalıcı bir göçmen nüfusa sahip olduğu, bugün artık sır değil.[1]

Bu niteliksel dönüşüm süreci göz önüne alındığında dünyadakine benzer bir siyasal çabanın Türkiye toplumsal muhalefetinin gündemine girmesi gerektiği, toplumsal çatışmanın temel alanlarından biri olarak göçmenliğe ve bir siyasal özne kategorisi olarak göçmenlere dair bir perspektif oluşturma gereğinin aciliyeti daha da net hale gelir. Mevcut durumda bu aciliyete yanıt vermekten hayli uzağız, ne var ki bu yönde başlayan ‒henüz hayli cılız‒ pratik ve örgütsel çabaları destekleyecek düşünce temrinlerine şimdiden başlamamız gerektiği de kesin. Zira ancak fikir ve eylem düzeyinde kol kola gidecek sürekli bir çabayla dünyada ve Türkiye’de göçmenlik olgusuna dair bütünlüklü bir anlayış geliştirebilir, özgürlükçü ve topyekûn kopuşu hedefleyen bir mücadele hattının gerekleri ortaya konabilir.

Kapitalizm ve Göç

Göçmen mücadelesinde gündemde olan farklı perspektifleri değerlendirebilmek ve bunun üzerinden bir tartışma yapabilmek için, öncelikle bir alan tarifi yapmak, yani göç olgusunun farklı veçheleriyle geçirdiği dönüşümü kısaca da olsa tasvir etmek gerekir. İlk olarak göçü kapitalizmin son otuz yıl içinde geçirdiği yapısal dönüşümlerle bağlantılı olarak konumlandırmalı, ardından bu bağlam içinde göç konusunun siyasal implikasyonlarını tespit etmeliyiz.

Bu başlangıçtan da anlaşılacağı üzere, tarihi kapitalizmin de öncesine dek götürülebilecek bir olgu olarak göçün kapitalizmle arasında içkin bir bağ olduğu, buradaki birinci varsayım. Bu bağın ortaya konduğu dinamikler kapitalizmin farklı dönemlerinde farklı karakterler arz etse de bir süreklilikten ve göç olgusunun sınıfsal mahiyetinden bahsetmek mümkündür. Ulusal sınırların içinde ve dışında hareket eden/ettirilen insan grupları, kapitalist toplumsal formasyonun kurucu unsurları olarak mülksüzleşme ve emeğin metalaşması süreçlerini mümkün kılmışlardır. Topraksız kalıp kentlere göç eden İngiliz köylülerinden 19. yüzyıl Almanya’sının Silezyalı dokuma işçilerine, kapitalizmin öyküsü aynı zamanda göçün öyküsüdür. Diğer yandan, bu öykünün sürekliliği değişmez bir aynılık olarak anlaşılmamalıdır. Nitekim özellikle sermayenin büyük ve kapsamlı krizlerini takip eden yeniden yapılanma dönemleri, tarihsel olarak göç olgusunun da niteliksel dönüşümler geçirdiği aşamalara tekabül eder. On dokuzuncu yüzyıl sonuyla başlayan tekelleşme döneminden, savaş sonrası refah ve kalkınma rejimlerine ve de son olarak neoliberalizme, küresel bir işbölümünün eşitsiz ama aynı zamanda bileşik karakteri, başka alanların yanında, göç alanında da ifadesini bulmuştur. Bu anlamda, Helene Viken’in erken bir tartışmada belirttiği üzere, kapitalizm bağlamında göçmenlik kapitalist sömürü mantığından ayrı düşünülemez. Farklı dönemlerde işlenen farklı politikalar kapitalizmin konjonktürel ya da yapısal evrimiyle birlikte anlaşılmalıdır.[2]

Ancak, göçün kapitalizmle içkin bağına ve sınıfsal mahiyetine dair iddia göçün yalnızca ekonomik bir olgu olarak değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelmez. Aksine, göç, gerek nedenleri gerekse sonuçları yönünden yalnızca farklı kertelerin iç içe geçtiği bir bütünsellik içerisinde ve sınıfsal konumların ilişkiselliğini gözeten bir kavramsallaştırma yoluyla anlaşılabilir. Bu anlamda göç olgusunu, kapitalist toplumsal formasyonlardaki sınıf mücadelesinin başat öğelerinden biri olarak kavramak gerekir. Bu öğenin ne derece başat olduğu, kapitalizmin 1970’lerde girdiği küresel durgunluğu aşmak için geçirdiği yapısal dönüşüm bağlamında daha da net ortaya çıktı. Bir yönüyle neoliberalizm, ortaya çıkışından itibaren, küresel göç olgusunun farklı veçhelerinin evrimiyle ayrıcalıklı bir ilişki içerisinde oldu.

70’li yılların ekonomik bunalımının sermaye açısından en kârlı biçimde aşılabilmesi, mevcut işgücünün sınırlandırılması ve de gerek doğrudan ücretler gerekse sosyal haklar alanındaki kesintiler sayesinde işgücü maliyetlerinin düşürülmesiyle mümkün oldu. Üretim alanında gerçekleştirilen küresel ölçekteki dönüşüm çalışma biçimlerindeki dönüşümle kol kola gerçekleşti. Bu ikincisi ise refah döneminin artan üretim kapasitesi içerisinde ucuz işgücünü tedarik eden göçmenlerin emek piyasası içindeki kitlesel yer kaydırmalarıyla doğrudan bağlantılıdır. 1980’lere gelindiğinde artan işsizlik, tırpanlanan sosyal haklar, toplu erken emeklilikler vs. yoluyla işçi sınıfı yenilgiye uğratılmış, sermaye derin bunalımını kârlarını arttırarak aşmayı becermişti. Büyük ölçüde aşina olduğumuz bu neoliberal dönüşümün yeterince aşina olmadığımız kısmı, sermayenin bu atağı çerçevesinde göçmen emeğinin oynadığı kritik roldür.

Bu geçiş döneminin kurumsal siyasal alandaki bakiyesi, giriş kısmında da belirtildiği gibi, ‘göç ve göçmen sorununun’ bir temel referans noktası haline gelmesidir. Başka bir deyişle, ekonomik ve toplumsal bunalımın yarattığı huzursuzluğun, siyasal ifadesini göçmenlik üzerinden bulur hale gelmesidir. İkinci dünya savaşı ertesinde ‒en azından yaygın siyaset araçları bağlamında‒ Avrupa siyaset sahnesinden silinen aşırı sağ akımların geri dönüşü bu dönemde olur. Fransa’da işsizliğin ‒aslında her türden musibetin‒ esas nedeni olarak göçmenleri gören Le Pen’in Ulusal Cephesi’nin ortaya çıkışından Almanya’da Türk ve Balkan göçmenlere karşı şiddeti artan neo-nazi örgütlerinin tekrardan eylem yapacak cesareti ve cesameti bulabilmesine bir dizi olay, aşırı sağ hareketlerin yeniden sahneye çıkışına örnek gösterilebilir. Ancak burada üzerinden atlanmaması gereken gerçek, göçmen karşıtı tepkinin bu grup ve hareketlerle sınırlı kalmayıp siyasal matrisin belirleyici bir unsuru haline gelmesidir. Le Pen’in faşist seçim kampanyalarıyla aynı dönemde, Mitterrand’ın peşine dizilen sosyalist ve komünistler, kısa dönemli kâr hırslarına yenik düşüp kontrolsüz göçmen işçi akımına sebebiyet vermiş olan patronların hırslarını dizginleyerek göçmen gelişlerini denetleme planları vaat ederler. Bu dönemden başlayarak göçmenlik olgusunun denetimi siyasal vasatın bir öğesi haline gelir. Bu şemsiyenin altında bir uçta açık faşist şiddet ve kültürel dışlama varken, diğer uçta göçmen nüfusun kontrolü ve sonraları çokkültürcü hoşgörü programları vardır.

Paradoksal görünümlerine rağmen birbiriyle karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içinde olan bu iki siyasal tavır, merkez sol-merkez sağ-aşırı sağ üçlüsünden mürekkep 1980’ler sonrası müesses siyaset alanının mihenk noktalarından biri haline gelir. Bunun anlamı ise, sınıfsal düzlemde yaşanan çatışmaların ‘salt’ kültürel terimlere tahvil edilmesidir. Aşırı sağ partilerin kitlesel destek gördükleri mahallelerin işsizliğin yaygınlaşıp kalıcı hale geldiği işçi sınıfı banliyöleri olması, Avrupa bağlamında, bu siyasal durumun en acı kanıtlarındandır. Diğer yandan, bu partilerin doğrudan etkisinin ötesinde, göçmen karşıtlığı ve yabancı düşmanlığı siyaseti, ‘medeni ülkenin sahip çıkılması gereken üstün değerleri’ etrafında burjuvazinin ve işçi sınıfının büyük çoğunluğunu toparlayarak, siyasal çatışmanın eksenini birinciler lehine yeniden tarif etmiştir.

Giderek katılaşan güvenlik uygulamalarının, sınır denetimini arttırmak için harcanan milyonlarca avroluk bütçelerin, FRONTEX adındaki sınır ordusunun, gülünç derecedeki vize uygulamalarının, deniz ve kara sınırlarında ölen binlerce göçmenin, kısacası Kale Avrupa’sının ‒ve elbette ki ABD-Meksika sınırının ve benzeri diğer göçmen duvarlarının‒ sırrı işte bu otuz yıllık mazide yatar. Bugün artık Batı Avrupa ya da ABD’nin çok ötesinde bir gerçeklik olarak göç, sözcüğün gerçek anlamıyla küresel bir fenomen olarak, 2010’ların kapitalist dünyasının sınıfsal çatışmalarından etkilenir ve karşılığında onları belirler. İklim krizleri, gıda yoksunlukları, ekonomik çıkışsızlıklar ya da silahlı çatışmalar nedeniyle harekete geçen; vardıkları coğrafyalarda çok büyük ölçüde çalışan nüfusun en korunaksız ve güvencesiz kesimleri arasına katılan, yani sınıfın en alt katmanını oluşturan göçmenler, güncel kapitalizmin sınıf bileşiminin göz ardı edilemez bir öğesidirler. Göçmenler, bugün prekaryalaşma başlığı altında tarif etmeye çalıştığımız, işin içi ve dışında tüm bir yaşamı kökten dönüştüren süreçlerin doğrudan etkisine girdikleri gibi; göçmenlik güncel kapitalist işleyişin bir kipi (modality) olduğu ölçüde göçmenler de işçi sınıfı örgütlenmelerinin vazgeçilemez bir bileşeni olarak ortaya çıkarlar.

Bu kipin tanımlayıcı karakteristiklerinin anlaşılması, bir bütün olarak işçi sınıfına tesir eden dinamiklerin kavranmasında hayati önem arz eder. Bu anlamıyla kapitalist toplumsal formasyonların güncel karakterini belirleyen eğilimlerin en azından bir grubu, göçmenlik olgusunda yoğunlaşmış biçimde karşımıza çıkar. Örnek olarak, göçmenleri, yukarıda özetlemeye çalıştığımız yapısal süreçlerin doğrudan nesnesi kılan iktidar mekanizmalarının hukukî alandaki işleyiş biçimleri alınabilir. Başka yerlerde de vurgulandığı gibi, göçmenleri kalıcı bir baskı aygıtının denetim alanında tutmayı hedefleyen bu mekanizmalar bir dizi müphemlik üzerinden işlerler; bu mekanizmalar, göçmenliği, yasal/yasal olmayan, formel/enformel, vatandaş/yabancı, belgeli/belgesiz ayrımlarının muğlak aralığında tutarlar.[3] Bu müphemlikler marazî ve istisnaî bir yanlış yönetim durumundan kaynaklanmazlar, göçmenliği ve dolayısıyla göçmen emeğini denetim altında tutma gayretlerinin kalıcı ve güncel bir biçimini oluştururlar.

Göç ve Mücadele

Altını tekrar tekrar çizmekte beis yok, bir yandan genel olarak kapitalist üretim ilişkileriyle göç arasındaki içkin bağ, diğer yandan özelde bu bağın sermaye birikim süreçlerindeki niteliksel dönüşümlerin sonucunda aldığı güncel biçim, göç konusunu ve göçmenleri antikapitalist mücadelenin kaçınılmaz parçası kılar. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız konumlandırmanın mantıksal sonucu göç konusunu merkezi bir siyasal kategori, göçmenleri ise bir siyasal özne olarak kavramak gerekliliğidir.

Ne var ki, bu türden bir tespit ve kavrayış, göçün ve göçmenlerinin en genel anlamıyla sol siyaset içinde ne şekilde anlaşılacağına dair farklı yorumların olduğunu atlamamalı. Sol/sosyalist hareketlerin tarihinden gelen, ancak bugün için hayli çeşitlenmiş perspektifler ve bunlardan türeyen mücadele hatları tespit etmek mümkün. O nedenle, kapitalizmden topyekûn bir kopuşu hedefleyen bir perspektifin göçmenlik konusunda nasıl inşa edilebileceğine dair bir tartışmanın başlıklarını sunabilmek için, birbiriyle farklı akrabalık derecelerine sahip olan, yeri geldiğinde yakınlaşan, yeri geldiğinde uzlaşmaz bir zıtlık içinde olabilen perspektifleri kısaca da olsa burada aktarmak gerekir.

Tarihsel olarak, işçi hareketi içerisinde göçmenlere karşı iki temel gelenek ve politika tespit etmek mümkündür. Birinci ayrım çizgisi devrimci, enternasyonalist eğilimlerle işçi hareketinin reformist eğilimleri arasından geçer.[4] Farklı bağlamlarda farklı görünümleri olsa da bu iki gelenek en temelde göçmen işçilerin sermayeye karşı mücadelede nerede konumlandırıldığı bahsinde ayrışır. Birinci gelenek, göçmen ve yerli işçiler arasındaki ayrımı, sınıf mücadelesini bölen yapay bir ayrım noktası olarak kabul edip sermayeye karşı mücadelenin işçi sınıfının en altında yer alanları ‒bu bağlamda göçmenleri‒ içermeden sürdürülemeyeceğini savunur. İkinci gelenek ise, göçmenleri, sermayenin işçi haklarını geriletme mücadelesinde kullandığı araçlar olarak görüp karşısında konumlanır. Bu iki konuma dair bir dizi tarihsel örnek sayılabilir. İşçi hareketinin uzun tarihinde 1890’larda Londra’daki Yahudi ayakkabı işçilerini genel ücret düzeyini düşürdükleri için düşman gören ve hükümetten ülkeye girişlerinin engellenmesini talep eden Sendika Kongresini de, defedilmesi istenen işçilerle beraber dayanışma bildirileri yayımlayan örneğin Enternasyonal Fırıncılar Birliğini de bulmak olasıdır.

19. ya da 20. yüzyıl başındaki siyasal mücadelelerin diliyle ifade edilmese de işçi hareketi bugün için halen bu iki geleneğin tesiri altındadır. Giderek savunulması güç bir pozisyon olsa da, göçmen akınının kontrol altına alınmasını, hâlihazırda zayıflamış olan işçi haklarının savunulmasında bir araç olarak gören korumacı pozisyon, başta Avrupa olmak üzere, göç alan ülkelerin kurumsal işçi sınıfı örgütlerinde, büyük sendika konfederasyonlarında, halen yaygın karşılık bulur. Diğer yandan, başta Fransa olmak üzere bir dizi örnekte, militan sendikaların belgeli/belgesiz ayrımını yapmadan göçmen işçileri saflarına katma gayretinde olduklarını görüyoruz. Henüz bu tartışmaların doğmasına neden olacak niceliksel eşiği aşmadığımızdan ya da zaten işçi sınıfı hareketinin bir dizi krizle malul olmasından dolayı, bu türden korumacı bir pozisyonun Türkiyeli örgütlerde ne derece kök salmış olduğunu ezberden söylemek mümkün değil. Ama herhalde aksi yönde bir karşı çıkışın yaygın olduğunu iddia etmek de bundan daha gerçekçi olmayacaktır.

Güncel içerimleri olmakla beraber esasen tarihsel olan ve bugün için daha çok işçi sınıfının geleneksel örgütlerini kesen bu ayrımın dışında, en genel anlamıyla solun diğer kesimlerini, siyasal örgütlerini kesen başka ayrım çizgilerinden bahsedilebilir. Buna göre yaygın kabul gören bir diğer görüş, bir dizi başka nedenin yanı sıra kurumsal yapılarının gücüyle sol siyaset ve düşün dünyası içinde azımsanamayacak bir varlığa sahip olan yerel/uluslar üstü sivil toplum kuruluşları üzerinden gelişen ve yaygınlaşan ‘sol liberal’/’radikal demokrat’ pozisyondur. Farklı varyantları olmakla birlikte bu pozisyonu belirleyen bir dizi varsayımı ve çıkarımı ayrıştırmak mümkün. Buna göre göçmenler, esasen, göçmenlik konumlarından kaynaklanan bir dizi ayrımcı pratiğin mağduru olan ve ancak bu ayrımcılığın mağduru oldukları ölçüde ‘siyasal’ bir varlık teşkil eden bir nüfus kesimidir. Küresel göç sisteminin ve devletlerin katı güvenlik uygulamalarının kurbanı olan göçmenler, bu pratiklerin neden olduğu aşırı mağduriyet durumundan dolayı politika sahnesine davet edilirler. Ama bu sahnedeki yerleri pasif ve ilişkisiz bir konumu aşamaz. Kadınlık, eşcinsellik, Kürtlük gibi diğer ‘saf’ mağduriyet biçimlerinin ardından bir mağduriyet halkası olarak zincire eklenirler, ancak bu diğer ezilme biçimleriyle göçmenlerin ezilme biçimleri arasında yapısal bir bağa dair bir açıklama getirilmez. Bunun neticesinde göçmenler, bu mağduriyetler hiyerarşisi içerisinde yeri geldiğinde yükselen yeri geldiğinde gerileyen bir ‘sorun kümesine’ indirgenirler. Ortak ve birleşik bir mücadelenin faili olamadıkları gibi, aslen ‒niyetleri şüphesiz hâlis‒ bir grup profesyonel ya da amatör yardımcının farklı biçimlerdeki destekleri üzerinden şekillenen bir yardım faaliyetinin alıcısı olmaktan öteye geçemezler. Bu türden bir siyasal kavrayış, çağdaş kapitalist sistemin işleyişi içerisinde farklı tahakküm araçlarının yapısal bütünlüğünü ve iç içeliğini kavrayamadığı gibi, göçmenleri pasif bir alıcı konumundan öteye geçmelerini mümkün kılacak araçlardan da mahrum bırakır.

Bunun karşısında anarşist ve Marksist geleneklerden gelen kimi akımların daha bütünlüklü bir kavrayış geliştirdikleri; göç konusunu, ayrımcılıklardan arındırılmakla ortadan kaldırılamayacak temel önemi haiz bir siyasal kategori olarak gördükleri iddia edilebilir. Genel olarak bu akımlara göre, göçmenlik, tıpkı ekolojik yıkıcılık, patriarka, heteroseksizm gibi kapitalizmin işleyişini sağlayan, onu mümkün kılan ve ondan beslenen tahakküm alanlarından biridir. Ancak bu sefer ayrım noktası, bu birincil tespitten türeyen stratejik çıkarsamalara dairdir. Zira bu akımların bir kısmı ‒ki bu pozisyonun 1990’lar sonrası açılan karşıt/alternatif küreselleşme hareketleri kuşağı içinde etkili olduğunu belirtmek gerekir‒ göçmenliği, bahsi geçen tahakküm alanlarının merkezine yerleştirip diğerlerinin üzerine çıkarır ve de göçmenleri kapitalist tahakküm mekanizmalarını parçalama ve alaşağı etme potansiyelini haiz yegâne özne olarak görür. Göçmenler bu dünyanın lanetlileri olarak kapitalist iktidarı topyekûn alaşağı edebilecek konumdadırlar, çünkü sistemin denetim bağlarının dışında yer alırlar. Farklı söylem ve eylem biçimleri önerseler de bu grubu oluşturan siyasal akımlar en temelde bir tür indirgemecilikle maluldürler. Kapitalizmin güncel işleyişi içerisinde söz konusu olan değişimleri gözlemlemekte becerikli olsalar da bu indirgemecilik nedeniyle yalıtılmış ve kitleselleşme şansı ‒ve zaten buna dair bir arzusu‒ olmayan dar grup aktivizminden ibaret kalırlar.

Oysaki küresel kapitalist sisteme karşı topyekûn ve kurtuluşçu bir mücadele hattı oluşturabilmek için göçmenler konusunda ‒tıpkı diğer tahakküm biçimleri konusunda olduğu gibi‒ çok daha nüanslı ve bütünlüklü bir yorum ve peşi sıra strateji geliştirmeliyiz. Bu çabanın merkezinde farklı tahakküm mekanizmalarının kapitalist bağlamda birbirleriyle nasıl eklemlendiklerine dair bir teorik çaba ve bu çabanın gereği olan örgütlenme biçimlerinin tasarlanması yer alacaktır. Bu mekanizmaların özgüllüklerinin farkında olan, ancak bunların birbirleriyle yapısal bağlar içinde işlediğini teslim eden, dolayısıyla birine karşı mücadeleyi diğerine indirgemediği gibi, ortak bir mücadelenin kaçınılmazlığını tespit eden bir teorik/pratik arayış olmak zorunda bu. Zira ev işlerinde çalışan göçmen kadınların mücadelesinin ancak feminist örgütlerle birlikte yürütülebileceğini,[5] Zonguldak madenlerinde ya da devlet hastanesi inşaatlarında taşeron olarak çalışan Çinli ve Afgan göçmenlerin haklarını savunmadan bir sendikanın var kalamayacağını, Zeytinburnu’ndaki tekstil atölyelerinde çalışan Kürt işçilerin beraber çalıştıkları göçmen işçileri mücadelelerinde yanlarına çekemedikleri sürece kendilerine yönelen ırkçı saldırganlık karşısında her zaman daha zayıf olacaklarını görmek ve buna göre hareket etmek zorundayız.

Bu yazı Sosyalist Demokrasi için YeniYol dergisinin Güz 2011 tarihli 43. sayısında yayımlanmıştır.

 

[1] Türkiye’nin yaşamakta olduğu niteliksel dönüşümün bu iki veçhesi derinlemesine tartışılmayı hak ediyor. Ancak ben burada bu tartışmayı açmayıp küresel göç olgusunun Türkiye’yi de merkezi bir konumda içine alan güncel biçimlerini vurgulamakla yetineceğim.

[2] Helene Viken, “Göçmenler ve Irkçılığa Karşı Mücadele”, Enternasyonal, Kasım-Aralık 1984, sayı 10, s. 40.

[3] Bkz. Ayşe Parla, “Undocumented Migrants and the Double Binds of Right Claims”, differences: A Journal of Feminist Cultural Studies, 2011, Vol. 22 (1), pp. 64-89. Ayrıca bu muğlaklık pratiğinin Türkiye’deki çalışma yasaları bağlamında nasıl işlediğini vurgulayan bir çalışma için bkz. Maral Jefroudi, “Mültecilik, Devletin Düzenleme Pratiği ve Toplumsal Muhalefet”, YeniYol, 2009, sayı 35, ss. 36-43.

[4] Viken, a.g.m., s. 44.

[5] Bu yönde yerinde bir çağrı için bkz. Begüm Özden Fırat, “Adaletin Kâğıtsız Halleri: Sorular, Sorunlar ve Feminist Siyaset”, Amargi Feminist Dergi, 2011, sayı 20.