lenin_trocki

Ernest Mandel

IV

İşçi sınıfının devrimci teorisyeni ve politikacısı olarak Lenin’in prestiji toplumdaki, devletteki ve partideki bürokratikleşme sürecinin çabuk farkına varması ve beraberinde ona müdahalesindeki umutsuzluk ile daha da arttı. Hem Lenin hem de Troçki’nin mistik iktidar düşkünü portreleri bertaraf edilmelidir[1]. Lenin’in benzersiz bir enerji yoğunluğuna, etkileyici bir kararlılığa ve bu kararlılığı destekleyen yüksek bir özgüvene sahip olduğu doğrudur. Bu karakterdeki bir insanın “Ben Rus işçi sınıfının önünde suçluyum” sözünü kullanması dramatik ve olağandışı bir kendi kendini analiz ile öz eleştiri çabasını gösterir[2].

Gerçekte Lenin’in yaşamının son iki yılı büyüyen bir umutsuzluğu yansıtır. Lenin, Rusya’daki ve Rusya Komünist Partisi’ndeki bürokratik yozlaşmanın bilincindeydi ancak bu mücadelede büyüyen bir yalnızlık duygusuna kapılıyor ya da çürümeyi durduramayacağı düşüncesi kafasına takılıyordu. Lenin’in son mücadelesi[3] üzerine ünlü kitabın yazarı Moshe Lewin’in dikkatimizi çekmesi gerektiği gibi, bu aslında Lenin’in, Stalin’in Gürcü azınlığa karşı kaba taktiklerine karşı mücadele verdiği Gürcü sorunu ile sınırlı değildi[4]. Lenin’in 1922 ve 23’teki konuşmaları artan bir oranda bürokratikleşmenin teşhiri ile doludur. Bu mücadeleyi inceleyen ve mücadelenin başarılı aşamalarını birleştiren böyle bir kitap uzun zamandır beklenmektedir.

Bu mücadele boyunca Lenin parti aygıtının kendisinin de bir bürokratik yozlaşma geçirmekte olduğu sonucuna vardı. Buna tek çözüm yolu olarak doğrudan üreticilerin – fabrika işçileri kadroları ve köy emekçileri kadroları – merkezi işçi önderliği ve Bolşevik parti önderliğinde daha fazla sayıda katılımlarının sağlanmasını gördü[5]. Burada, her şeye rağmen o dönemde parti aygıtının parti içi demokrasiyi boğma ve Bolşevik işçilerin görüşlerini ifade etmelerini önleme kapasitesinin Lenin’in tekliflerinin pratikte uygulanabilirliği üzerine ciddi bir şüphe düşürdüğünü eklememiz gerekir[6].

1922-23 yılları arasında işçilerin depolitizasyon ve durgunluk seviyeleri büyük oranda artmıştı. Lenin’in bilinçli kavrayışı ve parti çoğunluğunu saptıkları yanlış yoldan geri döndürme kapasitesi arasındaki anahtar bağ, aktif bir öncü işçi kitlesinin var olduğu ve kendisinin parti içinde yalnız olmadığı Nisan 1917’de ve 1918 Brest-Litovsk anlaşması sırasında mevcuttu. Fakat böyle bir bağ 1922-23’te artık mevcut değildi. Temelde, Lenin’in 1922-23’te ve Troçki’nin 1923’te bürokratikleşmiş parti önderliğine karşı yürüttükleri mücadelelerinde başarısızlığa uğramalarının nedeni buydu. Bu nedenle Stalin; Zinoviev, Kamenev ve Buharin’in de yardımıyla – öyle bir yardım aslında bir intihardan başka bir şey değildi – parti aygıtını kullanarak sağladığı parti üzerindeki kontrolünü pekiştirebildi. Böylece Stalin, Bolşevik Partisini yok edecek olan kanlı diktatörlüğüne giden yolda yürümeye başlayabildi[7].

Bu gelişmelerin ışığında, yeni kuşaklardan oluşan Sovyet kamuoyunda gelişen Lenin’in Bolşevik önderliğe karşı bilinçli olarak bir darbeye giriştiği tezi -bu tez her şeyden önce Jacques Sadoul’un Lenin ile ilişkilendirdiği bir cümleye dayanır- ciddi olarak savunulamaz hale gelir[8].

Bu süreci tersine çevirmede kritik dönem 1920-21 yılları idi. Bu amaca ulaşmada izlenecek hayati yol ise Sovyetlerde ve parti içinde demokrasinin sınırlanması değil aksine genişletilmesiydi. Lenin’in bu konuda özeleştiri yapmaya zamanı olmadı ancak Troçki ve Buharin’in vardı. Onlar da bunu yaptılar.

Gerçekten, güçlü bir parti aygıtının ortaya çıkması ile 1922-23’te Lenin onun bir tutsağı haline geldi. Neil Harding’in de anlattığı gibi, “artık parti aygıtı onu kontrol altında tutuyordu. Ona rejimini dikte ediyor, kitap ve dergilerin ona ulaştırılmasını engelliyordu [hatta parti dökümanlarına -E.M.]. Lenin kendi oluşturduğu ağın içinde tuzağa düşmüştü[9].”

V

Lenin hayatının en önemli politik kavgasında parti ve devletteki bürokratik yozlaşmayla mücadelede en etkili olacak yolu seçerken tereddüt etti. Alt tabakadaki parti üyelerine (Bolşevik İşçiler) Stalin’in aygıtına karşı yapılacak çağrılar, ne dereceye kadar parti önderliğine izlediği yanlış yoldan geri dönmesi için yapılacak çağrılarla birleştirilmeliydi? Bu çağrılar parti dışındaki işçilere bu mücadeleye katılmaları yolunda yapılacak ihtiyatlı çağrılarla hangi boyutta birleştirilmeliydi? Rusya Komünist Partisi içerisindeki bütün başarılı muhalefet hareketleri -Demokratik Merkezciler 1919, Troçkist Sol Muhalefet 1923, Birleşik Muhalefet 1926-27, Buharin-Rıkov Grubu 1927-30, Sol Muhalefet 1927- bu sorunla yüzyüze gelmişlerdi[10].

Bu problemi Lenin için -daha sonra Buharin için olacağı gibi- tam bir ikileme çeviren; parti diktatörlüğünün, işçi sınıfının uzun dönemdeki iddia edilen yapısal yetersizliğinin analizi yoluyla sosyolojik olarak meşrulaştırılmasıydı. 1920-21 yıllarındaki yazılarında beliren bu formülasyonlar onun bundan önceki düşünceleriyle çelişiyordu -sadece 1917-20 aralığındakilerle değil aynı zamanda 1905-1908 ve hatta daha erken dönemdekilerle bile.

“Proletarya Diktatörlüğü sınıfın tamamını kapsayan bir organizasyon aracılığıyla uygulanamaz, çünkü proletarya bütün kapitalist ülkelerde hâlâ öylesine bölünmüş ve yozlaşmıştır ki bütün proletaryayı içine alan bir organizasyon proletarya diktatörlüğünü doğrudan uygulayamaz. Diktatörlük sadece sınıfın devrimci enerjisine sahip bir öncü tarafından uygulanabilir. Bütün, tıpkı bir dişli çark düzeneği gibidir, öncüden sınıfın ileri kesimlerine ve ondan da diğer çalışan kesimlere uzanan aktarma kayışı olmadan çalışmaz.[11]

Bu saptamalar, konjonktürel analizlerin yapısal analizlerle ciddi olarak -teorik olarak doğrulanmadan- iç içe geçtiğini gösterir. Bu saptamalara Lenin’in 1921’den sonraki yazılarında ve konuşmalarında rastlanmaz ancak zihninden tam olarak uzaklaşmış oldukları da söylenemez. Bu teorik çelişki çözümlenmeden Gordion’un düğümünün kesilebilmesi mümkün değildi.

Köküne inildiğinde sorun aslında çok basitti. Rusya işçi sınıfının sınıf dışına düşmesinin (déclassé) ortaya çıkardığı özellikler o dönem Rusya’daki üretici güçlerdeki istisnai düşüşün bir sonucu muydu? – böyle bir durumda, meydana gelecek iyileşmelerle beraber bu durumun istikrarlı bir şekilde düzelmesi gerekirdi- Ya da bu özellikler proletaryanın -”norma1” kapitalizm koşulları altında bile sahip olduğu- geçmişteki burjuva toplumunun proletaryanın devrim sonrası politik davranışları üzerindeki öznel ve nesnel etkisi sonucu ortaya çıkan kalıcı özellikler miydi? İkinci önermenin kabulü aynı zamanda proletaryanın -en azından kısa vadede- kendi diktatörlüğünü hiçbir yerde ve hiçbir zaman uygulayamayacağının da kabulü anlamına gelir. Bu durumda diktatörlük sadece parti tarafından uygulanabilir.

Sorunu cesurca ve gerektiği gibi ortaya koyması ve bir çözüme doğru ilerlemesi, dürüst ve derinliğe sahip bir teorisyen olarak Lenin’in karakteristik özelliklerinden biriydi. Stalin, MaoZe Dung ve onların ardılları bunu yapacak cesarete ve dürüstlüğe hiçbir zaman sahip olmadılar. Ancak Lenin 1920-21’deki hatalı formülasyonundan 1922-23’de uzaklaşsa da hiçbir zaman ona karşı açık ve kesin bir karşı pozisyon almadı.

1923 yılıyla beraber Troçki ve Sol Muhalefet böyle bir karşı pozisyon aldılar. Onlar, Stalin’in izlediği yola karşı yürüttükleri amansız mücadelede -Sovyet Rusya’da ve Komintern içinde- Rusya’daki ve dünyanın diğer coğrafyalarındaki işçi sınıflarının devrimci potansiyeline karşı her zaman sarsılmaz bir inanç taşıdılar.

Bu söz konusu devrimci potansiyel şüphesiz kendini her zaman, her yerde, her gün, her ay ve her tartışmada göstermiyordu. Yükseliş ve düşüş dönemlerinden, savunmada kalmanın ve devrimci yükselişin yaşandığı dönemlerden geçiyordu. Fakat bu yükseliş belirginleştiğinde bir devrimcinin görevi, sürecin olgunlaşmasına katkıda bulunmak, çabalarını devrimci bir zafer için en uygun koşulların oluşturulmasına yoğunlaştırmaktır. Rus parti politikaları göz önüne alındığında bu koşullar, politik ve kültürel koşullar kadar ekonomik ve sosyal koşulları da kapsar. Troçki’nin ve Sol Muhalefet’in bugün IV. Enternasyonal tarafından da tamamen paylaşılan tavrının bu açıdan Marks ve Engels’in bu sorun karşısında takındıkları tavırlarla aynı olduğunu söylemek gereksizdir.

Marks ve Engels’in kapitalizm üzerine özgün düşüncelerinden biri de kapitalizmin bütün olumsuz etkilerine rağmen işçi sınıfında ahlaki değerleri de içeren ve kendisine yeni bir toplumun inşasında diğer sınıflarla karşılaştırıldığında benzersiz bir üstünlük veren potansiyel bir ekonomik ve politik güç ile mantalite geliştirdiğidir. “Devlet ve Devrim”in Lenini gibi Sol Muhalefet’in oluşturduğu platform da Marksizmin bu vazgeçilmez parçasının saf bir ürünü ve uygulamasıydı.

Lenin’in bu sorun üzerindeki 1921-22’deki yalpalamalarının nesnel bir sebebi vardı. Rus işçi sınıfı yeniden güçleniyordu, ancak bu güçlenme hangi boyutlarda hızlı bir militanlaşmaya dönüşebilirdi. Uluslararası kapitalizmin geçici konsolidasyonunda bir dönüm noktası yaşanıyordu ancak bu ne dereceye kadar kısa vadede devrimci fırsatlara götürecekti.

Lenin ikinci defa hastalanmayıp Rusya ve Almanya’daki trajik gelişmeleri izleyebilseydi muhtemelen Troçki’nin o yıl içinde ulaştığı sonuçlara ya da aynı olmasa da benzer sonuçlara ulaşırdı. Fakat bir teorisyen olduğu kadar pratik bir politikacı olarak da Lenin problemlere şu açıdan yaklaşıyordu: “Bu durum karşısında şimdi ne yapmalı? Bir sonraki atılacak adım nedir?” 1923’deki durumda bu bakış açısı onun cevabını şekilsizleştirmişti.

Bürokrasi kesinlikle zayıflatılmalıydı. Parti aygıtı zaten her hücresiyle bürokratize olduğundan bürokrasinin toplum üzerindeki etkisini kırmada kullanılamazdı, o da buna istekli değildi. İşçi sınıfı kısmi olarak da olsa demoralize olmuş ve déclassé bir halde bulunduğundan yeni bir yol için acil bir mücadeleye girmeye hazır değildi. Bolşevik işçiler de kısmen bu depolitizasyon ve demoralizasyon sürecine girmişlerdi ve durumu düzeltebilecek durumda değildiler (en azından kısa vadede). Böylece Lenin çaresizlik içinde hızlı bir tarihsel değişimin yegâne aracı olarak parti önderliğine yöneldi.

Fakat parti önderliği de her biri kendine özgü erdem ve zayıflıklara sahip bireylerden oluşuyordu. Lenin “Vasiyet”inde durumu sosyolojik olarak ortaya koyarken, kişisel değerlendirmeler ve kişisel bir öneri ile bitiriyordu: “Stalin’i genel sekreterlikten uzaklaştırmak.”

Lenin’in probleme yaklaşma biçiminde bir yanlışlık yoktu elbette. Bu yaklaşım hali hazırda ilerleyen bürokratikleşme sürecinin önemli bir özelliğiyle ilgileniyordu: Stalin’in parti aygıtı üzerindeki neredeyse sınırsız kontrolü ve bunun doğurduğu sonuçlar. Fakat bu öneri yetersiz olduğu kadar mantıksal olarak da belirsizdir.

Stalin’in parti üzerinde böyle bir kontrole sahip olduğu kabul edildiğinde birkaç düzine insan arasında yapılacak bir oylama bu gücü nasıl kırabilirdi? Bu sonuca ulaşabilmek için çok daha geniş ölçekteki güçlerin harekete geçirilmesi gerekmez miydi? Ayrıca böyle bir mantıksal çizgiye saplanma nedeniyle çok yanlış bir sonuca ulaşmak da mümkündür: eğer her şeyin parti önderliğinin etrafında döndüğü bir defa kabul edilirse bu kez bu önderliğin birliğinin sağlanması Sovyet iktidarının muhafazasında anahtar bir konuma gelir.

Lenin kendi konumundaki açık çelişkilerin farkında değildi. Vasiyet açıkça, yaklaşan XII. Kongre’ye ve partinin bütününe hitaben yazılmış bir mektuptu. Bu anlamda da mektup açıkça olmasa da Stalin karşıtı delegelere ve kararsızlık içindeki Politbüro’ya yapılmış bir çağrıydı. Lenin birkaç yüz işçi ve üretici köylünün Merkez Komite’ye entegrasyonunu teklif ettiğinde gerçekte yine merkezi parti önderliğinin dışındaki güçlere sesleniyordu.

Fakat yaklaşan Termidorla mücadelede partinin birliği sorununu en önemli kısa vadeli hedef olarak ortaya atarak eski Bolşeviklerin Stalin’den önce teslim olmalarının kavramsal temelini hazırlamış oldu.

Bu, her şeyden önce Lenin’in partisi ve hizbinin 1921 öncesindeki gerçek gelenekleriyle çelişiyordu. Bolşeviklerin önde gelen liderleri; tıpkı Lenin’in Nisan 1917’de yaptığı gibi; önderliğin yanlış olduğunu düşündükleri kararlarına karşı sık sık parti üyelerine çağrıda bulunmuşlardı. Parti önderleri teorik düşüncelerini açıklamakta – bu düşünceler Lenin ve parti çoğunluğu tarafından paylaşılmasa bile – hiçbir zaman tereddüt etmediler. Birçok kez, tamamen yanlış olduklarını düşündükleri çoğunluğun politik duruşuna karşı işçi sınıfına çağrılarda bulundular.

Lenin onları bu eylemlerinden dolayı birçok kez eleştirdi[12]. Fakat bu, hiçbir zaman parti içi baskıya ya da onları diğer Bolşeviklerin yardımıyla engellemeye kadar varmadı. Bu tavrın benzeri, Troçki Bolşeviklere katılma eğilimine girdikten sonra Lenin’in ona karşı olan tutumunda daha da fazla fark ediliyordu. Lenin 1923 başlarındaki Gürcü sorunu üzerinde Troçki’nin mücadelesine, kısa zaman önce aralarında sendikalar sorunu hakkında geçen tartışmaya rağmen destek vermişti.

Böylece, parti önderliği içindeki farklılıkları bastırma eğilimi hem Bolşevik geleneği ile hem de diyalektik mantığın kendisiyle bağdaşmıyordu. Troçki’nin “Yeni Yol”da Lenin’in vurguladıklarıyla tamamen uyumlu olarak belirttiği gibi “Parti Birliği ve Demokratik Merkeziyetçiliğin merkezci yönü son tahlilde parti önderliğinin (çoğunluğunun) doğru siyasal yönelimine tabidir.[13]” Bu önderliğin aldığı kararlar bir kez, proletarya için ölümcül sonuçlar doğurmaya başladığında izlenen yanlış yolu düzeltmek için her anlamda verilmesi gereken mücadeleyi reddetmek arzulanan amaçla çelişir[14]. “Parti birliğine zarar vermeyi reddetme” bir fetişizm haline gelir. Parti, proletaryanın kurtuluşu yolunda bir araç olmaktan çıkar ve amacın kendisi haline gelir.

Devrimci Sosyalistler, Sosyal Demokrasi’nin1914’teki emperyalist savaş öncesi sergiledikleri teslimiyet karşısında parti birliğini sorgulamayı red mi etmeliydiler? Ya da Stalin ve III. Enternasyonal’in 20. yüzyılda uluslararası işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı en büyük felaket olan Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesine yardımcı olan ultra-sol politikalarına karşı parti birliğini sorgulamayı geri mi çevirmeliydiler? Bu soruların cevabı bellidir.

Son tahlilde Lenin’in içine düştüğü ikilemin çözümü proletaryanın devrimci potansiyeli sorununa dayanır.

Eğer bu potansiyeli – en azından öngörülebilen bir gelecek için[15] – inkâr edersek bu bizi kaçınılmaz olarak sosyalizmin uygulanamaz bir sistem olduğu sonucuna götürür. Parti bürokrasisinin, ayrıcalıklarıyla kirlenmeden kalabileceğine ve onun en sonunda kendi yok oluşuna neden olacak eşitlikçi bir devlet inşasına istekli olduğuna inanmak tarihsel materyalizmin alfabesinin inkârıdır. Bütün kanıtlar bunun tersini işaret etmektedir. Parti aygıtı (parti bürokrasinin yönetimi) uzun vadede, sosyalizmin inşasında proletaryanın öz örgütlenmesinin ve öz eyleminin yerini tutamaz. Eğer öz örgütlenme ve öz eylem gerçekçi olasılıklar değilse o zaman sosyalizm de gerçekçi bir olasılık değildir. 1923-27 arasında Buharin bu düşünceye muhalif tezi şu şekilde formüle etti:

“Bu geçici dönem, işçi sınıfı çeşitli şekillerde yapısını değiştirdiğinde, kendi birikiminden; kültürel, ideolojik, teknik vs değişimler geçiren, bu birikim evreninden faklı bir yaşam biçimi olarak beliren kararlı insanları ön plana çıkardığı, bütün ülkeyi demir yumrukla yönetebilen ve işçi sınıfının çok farklı görevler yüklediği parti kadrolarının ortaya çıktığı dönemdir.[16]

Eğer bir insan proletaryanın militanlığında keskin düşüşler yaşandığı dönemlerde bile bu düşüşün geçici bir fenomen olduğuna inanırsa o zaman öncünün gündeminde karşı devrime karşı savaşın, işçi sınıfının militanlığının yeniden doğuşuna hizmet eden politikalarla birleştirildiği operasyonlar yer alır. Bu durumda da “parti birliği”, “parti önderliğinin birliği” değil, bu yeniden doğuşu mümkün kılacak politikalar için verilecek mücadeleye tabi olur. Troçki bürokratik dejenerasyona karşı savaşında önce Komünist Parti üyelerine, daha sonra da ülke içinde ve dışındaki işçi sınıfına yaptığı çağrılarda haklıydı. Buharin ve Eski Bolşevikler bu kritik adımı atmayarak hata yaptılar ve Sta1in’in terörist diktatörlüğüne giden yolu onun için düzelttiler[17]. Lenin bu mücadelede iki tarafın arasında ortada bir yerde durdu. Ancak biraz daha yaşasaydı hiç kuşkusuz Troçki’nin durduğu yere yönelecekti.

VI

Bu sorunlar, yüzyılımızda sosyalizm içinde ve hatta insanlığın kaderinde çok önemli bir yer işgal etmektedir. Bu rolleri, onları günümüzde devrim ve karşıdevrimin başlamakta olan oyununda en önemli oyuncular haline getirmiştir. “Her ne pahasına olursa olsun parti birliğini koruma” dogması temelde “Parti daima haklıdır” olarak ifade edilen bir başka dogmaya dayanmaktadır. Lenin’in ne düşüncelerinde ne de yazılarında izine rastlanmayan bu dogma şüpheyle de olsa genelde Stalinist partiler tarafından kabul edilmiştir. Bu dogma ilk olarak Tito, Komintern’in emirlerine uymayı reddettiğinde tartışmaya açıldı. Bu, aynı zamanda Tito’nun Yugoslav Komünist Partisi içindeki otoritesinin de tartışmaya açık olduğu anlamına geliyordu.

Mao, Stalinist dogmanın sorgulanmasını, parti azınlığının çoğunluk karşısında haklı olabileceğini belirterek açıkça formüle etti. (Ancak bu “bilgelik” Mao’nun kendisini kazara Komünist Partisi’ndeki azınlık grubunun içinde bulduğu zaman ortaya atılmıştı.) Mao böylece tarihin temel dersinin “İsyanın her zaman doğruluğu kanıtlanır” (buna politik hatalar yapmış olan parti önderliğine karşı olan isyan da dahildir) olduğu sonucuna vardı. Öğrenci gençliğe bürokratikleşmiş parti aygıtı ve önderliğine karşı çağrıda bulundu.

Fakat bu yüce prensip pratikte oldukça sınırlandırılmıştı. “Mao Zedong’un düşüncelerine ve liderliğine karşı olanlar dışında, bütün isyanların doğruları kanıtlanır.” Mao için, Liu Şaoşi ve Deng Xiaoping tarafından yönetilen aygıta karşı ayaklanan gençliğe çağrıda bulunmak devrimci bir tavır, Liu Şaoşi ve Deng Xiaoping tarafından Mao’nun aygıtına karşı işçilere çağrı yapmak ise karşı-devrimci bir tavırdır.

Marksist düşünce tahrif ediliyor. Politik aktörlerin sınıfsal niteliğine artık üretim ilişkileri değil ideolojiler (yanlış sosyal bilinç) karar veriyor. Sınıfın öz eylemi ile proletaryanın partisi önderliği arasındaki gerçek iletişim yerine, büyük oranda bürokratikleşmiş ve ayrıcalıklı ideolojik parti aygıtının proletarya ile beraber tanımlandığını görüyoruz. Var olan proletaryanın proleter karakteri ideolojik nedenlerle inkâr ediliyor. Bu tip bir Marksizm ile fazla uzağa gidilmez. Dünyanın en kalabalık ülkesindeki muzaffer devrimin lideri olarak Mao’nun tartışılmaz tarihsel otoritesine rağmen bu durum Çin’de de uzun sürmedi.

Bu sorun Grenada’da daha küçük ancak daha az trajik olmayan bir boyutta ortaya kondu. New ]ewel Movement içinde Bernard Coard’un liderliğindeki neo-stalinist hizip –Sovyet bürokrasisinin üstü kapalı desteğini de alarak – kitlelerin popüler lideri Maurice Bishop’ı azınlık konumuna düşürerek, ona parti birliğinin sağlanması adına baskı yaptı. Bishop tereddüt etmeden parti üyelerine ve Coard’un aygıtının etrafında toplanmış parti dışındaki kitlelere çağrıda bulundu. Aygıt buna silahlarını kitleler üzerine çevirerek, Bishop’ı öldürerek ve dışarıdan gelebilecek bir karşı devrimci saldırının kolay zaferine zemin hazırlayarak yanıt verdi.

Bishop parti birliğini – parti önderliğinin birliğini değil – devrimin ve kitlelerin çıkarlarına tabii kılarken tamamıyla haklıydı. Politikalarına yapılabilecek tek eleştiri – her ne kadar onun koşulları 1920 başlarındaki Rusya koşullardan farklı olsa da – kitlelerin gücünü zamanında kurumsallaştıramaması ve böylece Coard’ın zaferini kolaylaştırmasıdır[18].

Fidel Castro, parti birliği, parti çoğunluğu hakkındaki düşüncelere prim vermeden Bishop’ı destek1edi. Ancak, Küba’da glasnost problemiyle karşı karşıya geldiğinde Stalinizm, Maoizm ve Grenada trajedilerinden gerekli sonucu çıkaramadı ve birdenbire “ne pahasına olursa olsun partinin birliğinin sağlanması”[19] doğmasına geri döndü. Bu, bizce Küba’daki bürokrasiye karşı savaşta yardımcı olmayacaktır.

Stalinistler, Neo-Stalinistler ve onların ardılları şimdilerde bunca olandan sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin liderlerinin nihayet bürokrasiye karşı daha geniş bir mücadeleye başladıklarını ve bürokrasinin geçmiş suçlarını (özellikle, Stalin ve Brejnev dönemindeki “her ne pahasına olursa olsun Komünist Partisinin birliğinin sağlanması gereği” hakkındaki dogma adına yapılanları) teşhir ettikleri gerçeğini vurguluyorlar. Partinin her zaman haklı olmayacaksa, bu durumda en azından partinin öz eleştiri ve uzun vadede kendi bünyesinde reform yapma kapasitesini göstermesi gerekirdi.

Bu argümanın tutarsızlığı açıktır. Birincisi, parti önderliği yaşanan felaketlerden sorumludur. Yarım yüzyıldan daha uzun bir süre boyunca korkunç suçlar işlemiştir. Ve bugün gerçeği itiraf edenler ve bu gerçeğin 50, 40, 30 yıl önce farkına varanları yargılayanların sadece parti birliği düşüncesinden dolayı, yaşanan felaketleri önlemek adına hiçbir şey yapmamaları mı gerekiyordu?

Bugün, SSCB’de her şey tersine döndü. Tartışmaların 1920’lerde ortaya çıkan sorunlara kadar – Lenin’in 1922’de ortaya koyduklarından başlamak üzere – uzanmasına tanık olmak Demokratik Merkeziyetçiler, İşçi Muhalefeti ve daha sonra Troçki ve Sol Muhalefet tarafından ortaya atılan konuları kapsamasa da heyecan verici. Bu zengin tartışmada ve özellikle tartışmanın henüz başında aynı çelişkiler aynı acı değerlendirmelere götürüyor[20].

Devrimci Marksistlerin bu tartışmanın sonuçlarından revizyonist fikirlerin ve baskıların geçici ağırlığı ne kadar çok olursa olsun çekinecek hiçbir şeyi yoktur. İşçi sınıfının gücü – Sovyet işçi sınıfından başlamak üzere – bugün 1920’lerin sonlarındaki ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Materyalistler olarak biliyoruz ki bu tartışmaların sonuçlarına karar verirken bu güç arka planda kalan bir faktör olmayacaktır. Büyük Rosa Luxemburg’un ünlü bir sözünü başka bir şekilde kullanmak gerekirse; bu anlamda gelecek her yerde Lenin ve Troçki ile birlikte olacaktır.

 


[1] Troçki’nin “Hayatım” adlı kitabının (Yazın Yay.) sonuna benzer (s. 582): “Mevcut durum ve akli denge arasında bir bağlantı kurma yönündeki filisten çabalar karşısında sadece şaşkınlığımı ifade edebilirim. Böyle bir bağlantıdan haberim yok ve böyle bir bağlantıya sahip olmadım. Hapishanedeyken elimde bir kalem ya da kitapla devrim sırasındaki kitle toplantılarında olduğu gibi bir tatmin duygusuna sahiptim. Güç mekaniği sihirli bir tatminden çok ortadan kalkmayan bir yük olarak algıladım.”

[2] V.I. Lenin, “Ulusal Sorun ya da Otonomi”, Tüm Eserleri (Moskova: Progress Publishers, 1971), 36. cilt, s. 605. İngilizce çevirisi daha yumuşaktır: “Rusya işçi sınıfı önünde ihmalkârım…”

[3] Moshe Lewin, Lenin’in Son Mücadelesi, Yücel Yay.

[4] Yakın zamanlarda V.V. Shuravlyov ve A.P. Nemarokov tarafından yapılmış, 12 Ağustos 1988’te Pravda’da yayınlanmış bir çalışma. Bu soruna Lenin’in müdahalesi hakkında önemli yeni bilgiler ekliyor ve Troçki’nin rolünü şimdiye kadar olduğundan daha olumlu bir şekilde ortaya koyuyor.

[5] Bakınız, “Kongreye Mektuplar”, V.I. Lenin, Tüm Eserleri, cilt 36, s. 605-606, 609-610.

[6] Bin tehditle bağlı olduğu yaşanan realiteyi kavrayan parti yaşayan bağımsız kollektivite haline gelmeyi hatırı sayılır boyutta engelliyor. Bunun yerine partinin giderek artan bir şekilde ve şimdilerde pek az gizlenebilen bir şekilde sekretaryal hiyerarşi ve sessiz halk, yukarıdaki profesyonel parti memurları ve genel hayata dahil olamayan partili yığınları arasında bölündüğünü gözlüyoruz. Bu, her parti mensubunun bildiği bir gerçektir. Merkez komitenin ya da taşra komitelerinin aldığı kararlardan memnun olmayan, kafalarında bir şekilde şüphe kalmış, partideki birtakım düzensizliklerin, hataların farkına varan parti üyeleri bunlardan bahsetmeye parti toplantılarında hatta karşılıklı konuşmalarda bile konuştukları kişi tamamen güvenilir olmadıkça cesaret edemiyorlar. Parti içi serbest tartışma ortamı pratikte ortadan kalkmış ve parti kamuoyu sindirilmiş durumda. Bugünlerde Rusya Komünist Partisi merkez komitesinin ve taşra komitelerinin üyeleri parti ve partili yığınlar tarafından seçilmiyor. Tam tersine sekretaryal hiyerarşi daha sonra daha da büyük oranda partinin yönetici toplulukları haline gelen konferans ve kongre üyelerini büyük oranda atıyor. (“46 Platformu, 15 Ekim, 1923”, Naomi Allen, Sol Muhalefetin Mücadelesi 1923-25 (New York: Pathfinder Press, 1975) s.399.

[7] Mikhail Gefter, “Staline est mort hier”, in Iuoi N. Afasaniev, ed, Sakharov et 33 intellectuels soviétiques en lutte pour la Prestroika: La seule issue (Paris: Flammorion, 1989), s. 84. Bu cümle “Lenin’e Dışarıdan Mektuplar”da (Moskova: Msyl Editions, 1966) Jacques Sadoul tarafından atfedilmiştir.

[8] Başlangıçta parti Sovyetler içerisinde politik mücadele serbestisini korumayı istedi ve bunu umdu. İç Savaş, bu hesapta acımasız değişiklikler yaptı. Muhalif partiler birbiri ardına yasadışı ilan edildi. Sovyet demokrasisi ruhuyla bağdaşmayan bu önlemin Bolşevizmin liderlerinin prensiplerinin bu şekilde olmasıyla bir ilgisi yoktu. Bu önlem tamamen bir öz savunma refleksi olarak alınmıştı. Azımsanmayacak sayıda Bolşevik’i de etkileyen Kronstadt İsyanı günlerinde Mart 1921’de 10. Parti Kongresi çareyi parti içi hizipleri yasaklamakta buldu. Böylece devlette hâkim olan politik rejimi parti içi hayatına transfer etti. Bu hizipleri yasaklama önlemi de yine durumdaki ilk ciddi iyileşmede kaldırılmak üzere alınmıştı. Muhalif partilerin yasaklanması hiziplerin yasaklanmasını getirdi. Hiziplerin yasaklanması da partinin yanılmaz liderlerinden farklı düşünmenin yasaklanmasıyla sona erdi. Partinin bu monolitizmi daha sonra bütün pervasızlıkların ve yıkımın kaynağı olacak şekilde bürokrasinin yaptıklarından dolayı cezalandırılmayacağından emin olmasıyla sonuçlandı. (Lev Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Yazın Yay., s. 109).

[9] Neil Harding, Lenin’in Politik Düşüncesi (Londra: Macmillan, 1983), cilt 2, s. 327.

[10] Devrim’in Vicdanı, Sovyet Rusya’daki Muhalefet (Cambridge: Harvard University Press, 1960) kitabı ile Rusya Komünist Partisi içindeki muhalefeti en iyi anlatan hâlâ R. V. Daniels’tir.

[11] V.I. Lenin, Tüm Eserleri, cilt 32, s. 21

[12] Bu özellikle Kamenev ve Zinovyev’in Ekim Devrimi’nin arifesinde kamuoyu önünde ayaklanmaya karşı çıkışlarında söz konusudur. Fakat Lenin “Vasiyet”inde partiden açıkça Kamenev ve Zinovyev’in bu disiplinsizliklerinden dolayı suçlamamasını ister. Bir kere Zinovyev ve Kamenev Birleşik Muhalefet’e katılınca ne Stalin ne de Buharin bu tavsiyeyi dinlediler.

[13] Lenin bu konuyu “Sol Komünizm”de ve diğer yazı ve konuşmalarında geliştirmiştir.

[14] Bu, sekterlerin ve hizipçilerin Marksizmden ayrıldıkları noktaydı. Gospel of St. John gibi içtenlikle sözün başta söylendiğine inanıyorlardı. Bundan dolayı burada yanlış bir cümle, orada yanlış bir analiz olduğunu düşündükleri şeyden bir felaketler dünyası ortaya çıkacaktı. Canavarın adı “Revizyonizm”dir. Bunun tarihsel materyalizmden kaderci bir tarihsel idealizme dönüş olduğunu anlamazlar. Başlangıçta eylem gerçek sınıf mücadelesidir. Olayları etkileyebilmek amacıyla çok küçük gruplar tarafından uygulandığı için ve kararlı bir şekilde pratiğe dönüştürülemediğinden dolayı gerçek sınıf mücadelesinde yaygın bir etkiye sahip olmayan her revizyonizmle ayrılmalarla değil argümanlarla savaşılmalıdır. Rosa Luxembourg, Lenin, Troçki ve diğer bütün ciddi Marksistler 1898-1914 yılları arasında II. Enternasyonal içinde Bernstein’ın revizyonizmine karşı bu şekilde davrandılar. Yine Torçki 1923-1933 arası Komintern’de bu şekilde davrandı ve bunlar doğruydu da. Bir ayrılmayı haklı göstermek için sınıf mücadelesi içinde ciddi yenilgilere – işçi sınıfının tarihi partilerinin ihanetine – gerek vardır.

[15] Gorbaçov yanlısı liberal entelektüellerin bugün kapitalizm ve emperyalizm ile derinleştirilmiş barış içinde bir arada varolma ve yardımlaşma fikrini yeni sosyalist devrimlerin olanaksızlığı üzerine oturtmaları dikkat çekicidir.

[16] N. Bukharin, Discours sur la Révolution proletarienne et la Culture, s. 48-50

[17] “Etkisiz kamuoyuna çağrıların uzağında Buharin, Tomski ve Rıkov Stail ile birlikte kendi ölümcül çatışmalarını küçük bir özel arena ile sınırlandırmak üzere dolaplar cevirdiler. (Orada partinin arkasında hançerlenmek üzere) Ve bu genel durumda Stalin’in kritik zaferi anlatılmalıdır” (Stephen F. Cohen, Bukharin and the Bolshevik Revolution, Oxford University Press, 1980, s. 325) Ayrıca bakınız, Mikhail Gefter, “Staline est mort hier” (Stalin dün öldü), s.91: “Et le Boukharine de 1928? Qu’est-ce qui primait pour lui en derniere instance? Défendre la NEP contre Staline, ou bien fut-ce au prix de sa propre capitulation, preserver l’unité du parti?” (Peki ya 1928’deki Bukharin? Neticede onun için önemli olan neydi? Stalin’e karşı NEP’i savunmak mı, ya da kendini feda etmek pahasına partinin birliğini savunmak mı?)

[18] Grenada trajedisinin mükemmel bir analizi Laurent Beaulieu tarafından ortaya konmuştur: “Three Years After: Lessons of Grenada”, International Marxist Review, n.s 2, no:3 (Yaz 1987), s. 57-89

[19] Bu koşullar altında parti içindeki güveni ve arkasındaki birliği güçlendirmek her şeyden önemlidir. Ben partinin, bizim partimizin arkasındaki birlikten ve yorumdan bahsediyorum. Partiler hata yapabilirler, zayıf yanları olabilir ve bizim yapmamız gereken onları düzeltmek ve hataların üstesinden gelmektir. Ancak kim partideki inançlarımızı yok etmeye çalışırsa aynı zamanda özgüvenimizin ve gücümüzün temellerini oymaktadır

[20] Yakın zamanda Sovyetler Birliği’nde Boris Yeltsin sorunu 1923-1928 tartışmalarındaki bürokrasi argümanlarının birçok traji-komik ifadelerinin ortaya çıkmasını sağladı. Gerçekte, Moskova Komünist Partisi birinci sekreteri Yeltsin’in Politbüro’nun muhafazakâr üyesi Yegor Ligaçev aleyhinde konuşması ve hatta Gorbaçov’u eleştirmesi Moskova aygıtı tarafından “partiye karşı işlenmiş korkunç bir suç” olarak tanımlanmış ve onun görevinden alınmasına neden olmuştu. Gerçekte daha sonra Boris Yeltsin, Ligaçev’i kamuoyu önünde eleştirdi ve bu cinayetle eşdeğer tutuldu.