LGBT’lerin ve diğer tüm cinsel azınlıkların kurumsal siyasete temsili katılımı, eğer topluluğun ve heteroseksizm karşıtı bir kültürün kent mekânında ve yerelde kendini nasıl yeniden üreteceğine dair stratejik bir politik izlekten yoksunsa hiçbir yaraya derman olmayacaktır.

lgbt-kent

M. Efe Fırat – Gezi sonrası süreçte dört bir yanda filizlenen yeni başlangıçlara, koalisyonlara rağmen siyasetin ve siyasal mücadelenin örgütlü tüm biçimlerinin yok olma tehdidi ortadan kalkmış, stratejik boşluk dönemi aşılmış değil ne yazık ki. Nihayet hazan mevsimine girdi dediğimiz AKP hegemonyasının toplumsallaştırmayı başardığı radyoaktif bir politik-kültür söz konusu: yeni liberal kültür. Siyasetin odağını paylaşılan çıkardan, paylaşılan kimliğe kaydıran; hayat tarzı ve kimlik politikaları dışında bütün politikalara bağışıklık kazanmış; “yapan da kul, bozan da kul” diyerek belleksizliği ilke edinmiş, figüratif ve tabiri caizse siyasetsiz bir siyaset pratiği yaratıyor bu kültür.

Her ne kadar norm karşıtı mantık ve örgütlenmelere atıfta bulunsa da LGBT Hareketi de, bu kültürden payını almış durumda. Gezi Direnişi’ndeki temsiliyet ve “barikat yoldaşlığı” ile kazanılan meşruiyete ve kolektif özgüvene rağmen henüz kapitalizm – heteroseksizm ilişkisi, heteronormatif hegemonya, iktidar ve iktidarı alma gibi meseleleri queer tahayyül bağlamında yeniden tartışmadan kurumsal siyasete katılım ve siyasi partilerde temsiliyet hevesi, “Gezi Ruhunu canlandırmak” gibisine iyi girişimcilik örnekleri olsa da, ancak ruh çağırma seanslarının gerçekliğiyle sınırlı kalacaktır. Oysa anti-kapitalist politik militanları da kapsayan, LGBT’lerin heteronormatif düzenle uzlaşmaz, ona yedeklenmez özerk bir mücadele hattı örmelerinin yegâne imkânı heteroseksizmle ideolojik hesaplaşmasını tamamlamış bir değerler evreninin inşası ile olanaklıdır. 

Direniş özü itibari ile hâkim hegemonyayı kırma, istikrarsızlaştırma ve ona boyun eğmeyen bir karşı cevaptır, iktidarı almayı hedeflemez. Gezi Direnişi’ndeki LGBT görünürlüğü ve temsili toplumun büyük bir kısmı için bir tanışma anı olsa da, LGBT hareketin övünecek yirmi yıllık bir geçmişi var. Gezi sonrası ufukta beliren yerel seçimler direniş ve mücadele dolu bu yirmi yılda olup bitenleri sıfırlamamalı – örneğin, kent mekânı ve yerel iktidar bağlamında bir toplumsal belirleyen olarak cinsiyet ilişkilerini ve heteroseksizmi her zaman sorunsallaştıran, “eşcinsel gettolar değil, kentin tamamını istiyoruz!” diyen LGBT hareketin aksine, bu gün yerel seçimler arefesinde eşcinsel-dostu bir popülizmle “LGBT’ler burada, LGBT’ler buraya!” diye yüksek sesli duyurularda bulunan çeşitli siyasetler eşcinselliğin adını bile anmıyorlardı. Anımsatmakta yarar var bu aşamadaki ikbal bahşedilmiş değil, kazanılmıştır!

LGBT’ler özelinde cinsel varoluşları sabit ve donuk birer oluşummuş gibi tasnifleyen, etkileşim halinde sürekli değişen ve yeniden tanımlanan süreçler ve ilişkiler olarak ele almayan, açıkça heteronormatif mevcut siyasi partilerin sandıktan Gezi Direnişi’ndeki “birarada yaşam pedagojisini” çıkaracağına ikna olamıyorum. “LGBT’ler burada, LGBT’ler buraya!” diyen siyasi partiler ister kota koysun, ister komisyon kursun önünde sonunda hakikat ile temsili yabancılaştırarak hareket etmiş olacaklar. Temsili ve nispi bir birim olan bu kotalar ve komisyonlar, oranlanmış ve damıtılmış temsillerdir, hakikatin kendisi değil. En basitinden dört tekil temsili bir arada göremeyiz bu kotalarda; zira lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüel aynı anda koltuk bulamazlar. “L-G-B-T” kotası uygulansa bile! Bu iş görme eğilimi, LGBT’lerin “herkesten farklı özelliklerini” donuklaştırarak değişmez kılacak ve heteronormatif düzeni pekiştirecektir. Bu nispi ve temsili gruplar parti içinde aynı zamanda başka hiçbir şey olmadıkları ölçüde orada olmuş olacaklardır. 

Kimsenin sarsılmaz iyimserliğini yıkmaya niyetli değilim ancak, hâkim kapitalist ilişkilerle örülü heteroseksist değerler evrenini aşındırmayan anlık ve tematik kampanyalar yahut yerel seçimler arefesinde olduğu gibi bir takım siyasi partilerin LGBT’lere işmar edişleri ortak tasarı, program ve tahayyül yoksunu sistem-içi gevezeliklerden öteye geçemeyecektir. Kimilerinin haklı gerekçelerle “siyasetin amerikanizasyonu” olarak tasvir ettiği bu tablo varılacak nihai bir nokta değil, mutlaka aşılması gereken bir çıkmaz sokak. Siyasi saf tutuşu “eşcinsellik karşıtı” ve “eşcinsel dostu” ikiliğine indirgeyen; LGBT’leri egzotikleştirerek kendi güvenli gettolarında makul sınırları aşmayan, aşsalar bile heteroseksist müesses nizamı sarsmayan, “tahammül edilen” yabancılar olarak sabitleyen özcü ve ülkücü bir politik tercih bu. Sermayeden ve toplumsal güç ilişkilerinden kimisinin ayrıcalıklı, kimisinin ayrımcı muamele görmesi için yığınları seferber eden heteroseksist hegemonyayı sönümlendirmek “ya olgular, ya da eylem tarafından kontrole tabi” (Lenin) bütünlükçü bir özerk mücadele ile hayata geçebilecek. Burada “özerk mücadele” ile kastettiğim yönetsel bir özerklik değil elbette; heteroseksizmden toplumsal kurtuluş ve değersel bir kopuş istikametinde siyasi partilerin, sendikaların ya da siyasal mücadelenin tüm örgütlü biçimlerinin yerine başka bir şey koymaktan ziyade, amaçları ve öngörüleri ile toplumsal sarsıntıları ve politik süreçleri kavrayacak, heteroseksizmden kurtuluş mücadelesinin özerk işleyişine katkı sunacak organik entelektüellerin oluşmasını kastediyorum. Yoksa görüntü ve hakikatin asla örtüşmediği bir devirde en çok “beğenilen” ve en çok “paylaşılan” fenomenlerin, dolaşıma sokulmuş eksik laflar ve görüntülerin akışkan dünyasında kalarak değil.

Hülasa, yerel seçimler sath-ı mailine dönersek, kentsel mekânda ve yerel ölçekte toplumsal cinsiyet ile heteroseksizmi sorunsallaştırmayan, bu sorunları ekonomik ya da sınıfsal süreçler etrafında algılamayan liberal politikalar ciddi sorunlar yaratmaya devam edecektir. LGBT’lerin ve diğer tüm cinsel azınlıkların kurumsal siyasete temsili katılımı, eğer topluluğun ve heteroseksizm karşıtı bir kültürün kent mekânında ve yerelde kendini nasıl yeniden üreteceğine dair stratejik bir politik izlekten yoksunsa hiçbir yaraya derman olmayacaktır. Mevcut siyasetlerin içeriğini, dilini ve biçimini değiştirme perspektifini bir kenara bırakarak kotayla yetinmek LGBT’ler açısından kendilerini yok sayan siyasetin kenar süsü olmaya razı olmak anlamına gelecektir. Bu verili durumu yıkmak; topluluğun kent mekânında ve yerel ölçekte kapitalist-heteroseksist güç ilişkilerine karşı ürettiği irili ufaklı direnç ve direniş stratejilerini toplumsallaştırıp yerel üstü ölçeklere yansıtmak durumundayız. Şayet aşağıdan yukarıya böylesi bir iktidar perspektifinden yoksun kalırsak, yerel seçimlerde LGBT adayların kurumsal siyasete temsili katılımları, emek – sermaye ilişkisinin kent mekânında ve yerel ölçekte sermaye lehine aldığı yeni biçimi sadece daha renkli kılmış olacaktır, hepsi bu.

(YeniYol, Ocak-Şubat 2014, Sayı 7)

Fotoğraf: Bianet