1172

 

Sanem Öztürk –

 

İran ve Suudi Krallığı arasında hâlihazırda esmekte olan soğuk rüzgârlar, daha yılın ilk günlerinde Suudi Arabistan’ın büyük çoğunluğu El Kaide ile bağlantılı olduğuna hükmedilen kırk altı mahkûm ile birlikte Şii din adamı Şeyh Nimr El-Nimr’i idam etmesiyle yeni bir yüksek gerilim hattına girdi ve diplomatik ilişkiler kesildi. Şeyh Nimr, 2012 Temmuz’unda ezici çoğunluğun Şii olduğu doğudaki Katif bölgesindeki gösterilerin ardından halkı krallık aleyhine kışkırtmak suçundan tutuklanmış, Ekim 2014’te ölüm cezası kesinleşmişti. İdamın üzerinden henüz birkaç gün geçmişken, Yemen’deki İran büyükelçiliğinin bombalanmasıyla gerilim daha da keskinleşti.
 
Bu “diplomatik krizin” bölgede gittikçe derinleşen jeopolitik saflaşmanın yeni bir tezahürü olduğu hepimizin malumu. Bölgede İslam’ın iki büyük yorumunun temsilcileri olan Suudi Arabistan ve İran arasındaki gerilimli ilişkilerin uzun bir tarihi var; bu kanlı tarih yalnızca bu iki ülkede yaşayanların hayatlarını etkilemekle kalmıyor, Şii ve Sünni elitlerin iktidar mücadelesi verdiği, bilhassa nüfus yapıları son derece kırılgan olan bölge ülkeleri için yıllardır çatışma ve kargaşa kapısının anahtarlarından biri olarak işlev görmeyi sürdürüyor.

 
Şii-Sünni meselesi: Pek işlevli bir anahtar…
 
Kabul edelim ki bu mesele, bölgedeki güç gösterisi silsilesinin son belirtisi. Geleneksel ve sosyal medyalarda etnik nefret dili yer yer öne çıksa da büyük ölçüde mezhep ayrılığının yarattığı çatlak üzerine inşa olmuş, bölge iktidarlarının söz ve eylemlerinden muhalefetin diline kadar pek çok unsuru etkilemiş ve etkilemeye devam eden bir mesele. Ama her şeyden evvel siyasi bir mesele.
 
Mezhep “düşmanlığı” pek çok vesileyle hem Suudi Arabistan hem de İran tarafından maharetle kullanıldı; yeri geldiğinde halkların sesini bastırmanın, yeri geldiğinde insanların dikkatini kimi meselelerden uzaklaştırmanın, yeri geldiğinde tüm Ortadoğu coğrafyasında siyasi yayılmacılığın silahı oldu. Ama gelin bunun en son ve en kanlı örneklerinden biriyle, Suriye ile başlayalım. Zira 2010 yılının sonunda Tunus’ta Buazizi’nin kendini ateşe vermesiyle fitili ateşlenen ve Ortadoğu coğrafyasını derinden sarsan “Arap İsyanları’nın” ilk günlerinden başlayarak hem Suudi Arabistan hem de İran, mezhepçiliğin bölgedeki tasavvurları açısından ne kadar faydalı olduğunun farkındaydı.
 
Dünyada selefi cihatçılığın Katar’la birlikte en büyük iki destekçisinden biri olan Suudi Arabistan ve onun izinden giden Körfez krallıkları, Esad’ın devrilmesini başlıca misyon haline getirerek muhalefet içindeki cihatçı Selefi grupları beslemekten geri durmadılar. Krizin başlangıcından bu yana cihatçı gruplara Türkiye ve Ürdün sınırlarından silah ve mühimmat sağlandı. Ancak bu ilk kez karşılaştığımız bir durum değildi elbette. 1970’lerden bu yana petrol ihracatı gelirleri yalnızca Suudi Arabistan menşeili, Vahabi Sünni İslam yorumunun öğretilmesi ve yaygınlaştırılması için değil, aynı zamanda silahlı cihatçı grupların eğitim ve donatımında kullanıldı. (“Sünni” kampın Arap olmayan üyesi Türkiye’nin de Suriye’deki ateşe hayli odun taşıdığını, gerek cephane gerek eğitim vererek üstüne düşeni fazlasıyla yaptığını zikretmek gerek.) Bugün Ahrar Eş-Şam’dan Fetih Ordusu’na, El Kaide ve Nusra Cephesi’nden bugün sadece Suriye’nin neredeyse yarısını değil, Irak’ın da önemli bir bölümünü kontrolü altında tutan IŞİD’in doğup semirmesine, tüm bu gelişmelerde Suudi Arabistan liderliğindeki “Sünni İslam” ya da “petro-İslam” cephesine çok şey borçluyuz!
 
Öte yandan geride bıraktığımız beş yılda cihatçı terör grupları sayesinde Esad’ın yerini sağlamlaştırdığına, bilhassa Alevi ve Hıristiyan kesimler içinde rejime yönelik desteği konsolide ettiğine, diktatörlüğü cihatçı tehlike üzerinden meşrulaştırdığına tanık olduk. İran ve Rusya da aynı gerekçe ile Esad rejimine verdikleri desteği meşrulaştırdılar. İran başından beri rejimin sıkı müttefiklerinden biriydi; bu bağlamda Esad rejiminin bekası için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı: Süreç ilerledikçe muhaberat servislerinin Esad için harekete geçirilmesinden rejim kuvvetlerinin hem Suriye’de hem İran’da eğitilip donatılmasına, ciddi miktarda silah ve mühimmat desteğinin yanı sıra Esad yönetimi kan kaybetmeye başladığında hem siyasi hem de finansal olarak İran’la bağlantısı olan Lübnan Hizbullahı’nın doğrudan savaşa dâhil edilmesine kadar…
 
Dolayısıyla Suriye’de neredeyse beş yıldır devam eden iç savaşta iki ülkenin aldığı tutum, bir başka deyişle eşitlik, özgürlük, adalet ve insanca yaşam için sokakları dolduran Suriyeli devrimcilerin düşlerini kana boğan karşı devrimin iki gerici suyunun başını tutuyor olmaları, yalnızca yüzbinlerce insanın ölümüne, milyonlarcasının yerinden edilmesine sebep olmakla kalmadı, tüm bölgeyi geri dönülmesi çok güç bir siyasi krizin kucağına attı.

 
Daha geriye gidersek…
 
Her ne kadar “bin dört yüz yıldır Sünniler ve Şiiler arasında gerilim var, bir kesim halifenin Ali olması gerektiğini söyledi, ötekiler Ebubekir dedi, kıyamet buradan koptu” deyip de kolayca işin içinden sıyrılmak mümkün olsa da, gelin asıl meselenin iki yayılmacı siyasal kültür arasındaki iktidar mücadelesi olduğunda karar kılalım ve buradan devam edelim.
 
1929 yılında İran ve Suudi Arabistan arasında imzalanan dostluk anlaşmasıyla diplomatik ilişkiler tesis edilmiş olmasına rağmen, 1948’de İsrail’in kurulmasına kadar iki ülke arasında bir “ilişkisizlik” hali geçerliydi. Şah Muhammed Rıza yeni kurulan İsrail devleti ile – bilhassa askeri alanda – sıcak ilişkiler geliştirdi; Suudiler ise Mısır, Lübnan, Suriye ve Irak ile birlikte 1948 Arap- İsrail savaşının taraflarından biriydi. Yani bölgede roller bugün olduğundan hayli farklıydı…
 
1966 yılına kadar devam eden bu süreç karşılıklı diplomatik jestlerle son buldu; eller sıkıldı, 1979 İran Devrimi’ne kadar iki ülke arasında dostluk rüzgârları esti. Ancak İran’da Şah’ın devrilmesiyle birlikte siyasi ilişkiler son derece gerilimli bir dönemece girdi. Yeni İslam cumhuriyetinin yeni lideri Humeyni’ye karşı Suudi cenahta korkuyla karışık sesler yükseldi, endişeler dile getirildi. Gerçekten de 1980’lerin başından itibaren İran’daki yeni rejimin en büyük hamlelerinden biri, beklendiği üzere Ortadoğu’da Şii nüfusları barındıran Lübnan, Suriye, Yemen, Bahreyn, Irak, Suudi Arabistan gibi ülkelerde bu gruplarla politik ve finansal bağlar kurmak ve Şii kitleleri Tahran’a yakınlaştırmaktı. Ne var ki bu hamlenin bölgede iki yönlü bir etkisi oldu; bir yandan kitleler Tahran’la ve yeni İslam cumhuriyetinin ideolojisiyle yakınlaştı, öte yandan İran müttefiki Şii halklar, bölge krallıklarının baskı altına almaya çalıştıkları, fişledikleri, ayrımcılık uyguladıkları kitleler haline geldi. Ve hepimiz biliriz ki, bastırılanın geri dönüşü ekseriyetle daha keskin olur…
 
1987 yılında Hac ziyareti sırasında Suudi güvenlik güçlerinin İranlı hacılarla çatışmaya girmesi ve yüzlerce hacının çatışmalar sırasında hayatını kaybetmesi, dört yıl sürecek bir diplomatik krizi de beraberinde getirdi. Ortak düşman olan Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesi, iki ülke ilişkilerini bir süre daha dostmuş gibi yapmaya elverişli hale getirdi. Toplantılarda hoşbeş edildi, hatta yeniden ziyaretlere tanık olundu.
 
Ancak Suudi Arabistan ve Körfez krallıkları, bir yandan İran’ın Ortadoğu’yu etkisi altına alan bu yayılmacı siyasetine karşı tetikte olmaya, diğer yandan bu korkunun etkisiyle Şii halklara uyguladıkları baskıyı artırmaya devam ettiler. Dahası, İran’ın da her fırsatta Humeyni rejimine sadakatlerini ortaya koymak zorunda olan Sünni azınlığa karşı siyasi baskı ve ayrımcılığın varlığından da ayrıca söz etmek gerek. 2003’te ABD’nin Irak işgalinden sonraki süreçte ülkede kurulan İran dostu yeni yönetim, Sünni kesimin baskı altına alınması ve selefi cihatçı grupların Irak’ta Sünnilere uygulanan baskı politikalarıyla kendini meşrulaştırması, gelinen kanlı süreçte bu karşılıklı baskı ve ayrımcılık politikalarının, bu misilleme mantığının sonuçlarından yalnızca biri.
 
Bugün bu ikili deliliğin son kurbanlarından olan Yemen’de tanık olduğumuz süreç, 2000’lerin başında yükselen Şii isyanının ve bunu takip eden çatışma sürecinin yeni bir dalgası olarak okunmalı. 2004 yılında Zeydi Şii din adamı Hüseyin Bedrettin El-Huti önderliğinde Yemen hükümetine karşı başlayan ayaklanma, Saada bölgesi ile sınırlı kalmayıp çevre illere ve Suudi Cizan bölgesine de yayıldı. Dokuz yıl boyunca dönem dönem yoğunlaşan, Hutilerle hükümet (ve Hutilerin, hükümetin desteklediğini iddia ettiği El Kaide güçleri) arasında gerçekleşen ve binlerce kişinin ölümüne sebep olan çatışmalar, 2015’te Yemen başbakanının istifa etmesiyle (ki daha sonra bu istifayı geri alacaktı) ve İran’ın denizden cephane desteği verdiği iddia edilen Hutilerin hükümeti “ele geçirmeleriyle”, hükümette karşıt iki grubun hak iddia ettiği bir siyasal krize ve bir iç çatışmaya dönüştü ve 2015 Mart ayında Suudi Arabistan liderliğindeki bir koalisyonun Yemen’e müdahale etmesiyle, çoğunluğu sivil binlerce insanın katledilmesiyle sonuçlandı.

 
İçeride ve dışarıda: Demokrasiye düşman iki rejim…
 
Mezhebin, dinin, etnisitenin siyasal iktidarın baskı aracı olarak kullanılageldiği ve bunun meşru görüldüğü bir coğrafyanın, çatışmalar, savaşlar, en çok da vekâlet savaşları coğrafyasının çocukları olduğumuz kadar (aslında tam da bu nedenle) sistemin devamı ve rejimin bekası için haklarımızdan, özgürlüklerimizden, muhalefet alanımızdan ödün vermek zorunda bırakıldığımız aşikâr. Bölgenin siyasetini belirleyen korku ve tehdit politikaları, Türkiye’den İsrail’e, Mısır’dan Yemen’e tüm bölgede temel hak ve hürriyetlerimizi de tehdit ediyor. Bu bağlamda İran da Suudi Krallığı da bir istisna oluşturmuyor.
 
Ortadoğu’nun insan hakkı ihlallerinde birbiriyle yarışan yönetimleri arasında heybetle yükselen iki rejim İran ve Suudi Arabistan. “Allah’ı ve peygamberini aşağılamaktan” “eşcinsel ilişki yaşamaya” kadar pek çok eylemin idamla cezalandırıldığı, bu uğurda zaman zaman çocuk yaştaki “suçluların” da ibret-i alem için ölüme gönderildiği, dokuz yaşında kız çocuklarının ve on beş yaşında erkek çocuklarının cezai ehliyeti olan İran’da, arkadaşlarınızla birlikte bir şarkıya ritim tutarken çekilmiş videonuz YouTube’a konduğunda tutuklanabilirsiniz mesela. Human Rights Watch 2015 raporuna göre yalnızca Mayıs ayında Tahran devrim mahkemeleri sekiz Facebook kullanıcısını hükümet yetkililerini aşağılamak, dini duyguları incitmek ve daha bir dolu suçtan toplam 127 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sınır Tanımayan Haberciler’e göre sadece Ekim ayında 48 gazeteci, blogger ve sosyal medya kullanıcısı tutuklandı. Örgütlenme hakkı mı? Hükümet ve yargı, sendikaları, “sakıncalı” örgütleri, bu örgütlerle ilişkide olduğundan şüphelendiği herkesi, insan hakları eylemcilerini, avukatları, bilim insanlarını hedef almaya, tutsak etmeye ya da mesleğinden men etmeye devam ediyor.
 
Suudi Arabistan cephesinde ise 2014 yılında yürürlüğe giren yeni terör yasası, rejim temsilcilerine ve hanedana karşı en ufak eleştiri ya da barışçıl eylemin idamla sonuçlanabilmesinin önünü açıyor. Geçtiğimiz yıl başta Suudi Sivil ve Siyasi Haklar Derneği olmak üzere neredeyse tüm örgütler hedef alındı, aktivistleri yargılandı. Suudi devleti, dernekler yasasını iki yıldır askıda bekletip koz olarak kullanıyor ve örgütlenmenin önündeki en büyük engellerden biri haline getirerek “yasadışı” olarak kurulmuş olan örgütleri dağıtmakta, bu örgütlerin “yasadışı” üyelerini keyfince yargılamakta elini güçlendiriyor. Yazılı bir ceza hukukunun olmadığı ve tıpkı İran gibi çocuk mahkûmların bulunduğu sistem, işkence, kötü muamele ve keyfi cezaların önünü açıyor. Ülke işgücünün yarısından fazlasını oluşturan göçmen işçilerin hem işveren kesim hem de Suudi devleti tarafından maruz kaldığı muamele, baskı, sömürü ve istismar ise kan donduracak cinsten.
 
Kadın hakları meselesine ise hiç girmeyelim isterseniz… Zira bu kısacık yazıda içinden çıkamayız.
 
Sonuç olarak bölgedeki iki karşı devrimci kampın başını, muhaliflerin, işçilerin, kadınların, azınlıkların, eşcinsellerin, yoksul halk kesimlerinin hak ve özgürlüklerine düşman, hapishaneleri siyasi tutsaklarla tıklım tıklım dolu iki gerici rejim çekiyor. Birinin ya da diğerinin özgürlük, eşitlik, adalet, insan hakları ve onurlu bir yaşam şiarıyla sokakları dolduran bölge halklarının menfaatini kollayabileceği yanılgısına kapılmadan, ne kadar az olsak da, sesimiz ne kadar bastırılsa da, tüm Ortadoğu coğrafyasında demokrasi güçlerinin yanında saf tutmak, onların sesini yükseltmek zorundayız.

 

(Bu yazı Yeniyol’un Ocak-Şubat 2016 tarihli 17. sayısında yayınlanmıştır)