hdpittifak-2yktj3517c629onp7s816y

 

Masis Kürkçügil –

 

7 Haziranı muhakkak ki 8 Haziran ve sonrasıyla birlikte düşünmek; ancak orada kalmamak 8 Haziran sonrasını da koca tarihin terkisine atmak gerek. Tarihte ne türden bir olayın kriz yaratacağından ziyade ne türden bir olayın insanlarda umut yaratacağı önemlidir. Ancak kurulu düzenin krizi, geniş kitlelerin hoşnutsuzluğunu ortaya koyarak yeni ihtimalleri öne çıkarabilir. Bu ihtimallerin neler olabileceği ise bir dizi mücadelenin birleşiminin ürünü olarak belirecektir. Ancak yeterli mücadele birikimi yoksa ihtimalin inşası da aksak kalır. Bu ahval ve şerait dâhilinde mevcut ihtimaller arasında inşaya en elverişli ihtimal öne çıkarılmalı ve bağımsız bir şekilde bu ihtimal üzerinde çalışılmalıdır.

 
Aksak faktör
 
Gezi’nin ardından en azından hükümetin kimyasının bozulmasından hareketle toplumsal muhalefette bir yenilenme beklentisi ve arayışı oldukça geniş kesimlerde sürdürüldü. Bugün, Gezi’den önce ve Gezi’den sonra diye bir tarihlemeyle bu yenileme ihtiyacı, yalnızca adını Gezi’den alan Birleşik Haziran Hareketi için değil örneğin HDP saflarında ve bunların dışındaki kesimlerde açıkça ifade edilmiş durumda. Gezi’nin tapusu kimsede olmadığına göre ve de neredeyse Gezi dışında yan yana gelmeleri mümkün gözükmeyen kesimlerce sahip çıkıldığına göre “Gezi’nin taleplerini” tarihselleştirecek bir mücadele sonucunda –şartsa– sahipleri belirlenecektir. Yine de böylesine karmaşık bir hareketliliğin gerçekliğini tahrif etmek yerine açığa çıkardığı dinamikler üzerinden bir tartışma daha anlamlı olacaktır.
 
Her öfke patlaması, siyasal sonuçları olan bir takım değişikliklere yol açmasa da en azından yeni bir siyasal kültürün, bir mücadele tarzının oluşumuna katkıda bulunabilir. Ancak bunun için siyasal temsil meselesini ciddiye alan çoğulcu-demokratik bir hareketliliğin oluşması gerekmektedir. Maalesef 2013 Haziranından sonraki gelişmeler böylesi bir siyasal temsil imkânı doğurmamıştır.
 
Bu boşluğu hamasetle doldurmaya meraklı olanlar Gezi’nin açığa çıkardığı en temel sorunu, alabildiğine bir çeşitlilikteki farklı muhalefet türlerinin bir aradalığını zapturapt altına almaya çalışmaktadırlar. Seçim vesilesiyle takınılan tutumların önemli bir kısmı başkalarını hizaya getirme hastalığının nüksettiğini göstermektedir. Kendi seçeneğini oluşturmaktan aciz olanlar, nesnel gerçeklikten hareketle toplumsal muhalefetin gelişmesine katkıda bulunabilecek bir seçeneği tercih etme mecburiyetini yok sayaraktan HDP’yi, bileşiminden yönelişine topa tutmayı (ve yalnızca bunu yapmayı) siyaset sanmakta. Kendi eyleminin muhtevasının boşluğuna aldırmadan, güç ilişkileri içindeki konumunu dikkate almadan yapılan bu değerlendirmeler kabaca halkın sorunlarından hareketle değil kendi konumundan hareketle siyaset yapıldığı zehabının ürünüdür.
 
Bu açıdan Gezi’nin kazanımları arasında öne çıkacak siyaset yapma tarzı babında henüz yeterli mesafe kat edilmiş durumda değildir.
 
7 Haziran seçimleri sosyalist solun olmadığı bir seçim. Sosyalist sol kendisi açık bir seçenek olarak belirmediğinde seçim taktiği güdebilir mi sorusuna ise verilecek cevap çok açıktır. Lenin Sol Komünizm’de şu satırları yazar: “Bolşevikler 1905’ten beri sistemli bir şekilde, işçi sınıfı ile köylülük arasında liberal burjuvaziye ve Çarlığa karşı ittifakı savundular, ama buna rağmen, burjuvaziyi Çarlığa karşı desteklemeyi hiçbir zaman reddetmediler (örneğin seçimlerin ikinci turunda ya da ikinci oylamalarda)…” (s.72) Biraz ilerde, İngiltere’de yapılması gerekeni anlatır: “Seçimlere katılır, komünizm propagandası yapan bildirilerimizi dağıtır ve kendi adaylarımızın aday olarak çıkmadıkları bütün bölgelerde, kitlelere burjuva adaya karşı, İşçi Partisi adayına oy vermeleri çağrısında bulunuruz.” (s. 94)
 
Bunun altını çizmek ve nedenlerini de sosyalist hareketin kendinde aramak gerekiyor. Bağımsız sosyalist bir seçeneğin bulunmadığı şu durumda HDP’nin konumu kendi dışında da özel bir anlam kazanmaktadır.

 
İki kritik dinamiği: MHP ve HDP
 
HDP’nin barajla mücadelesinin anlam ve önemini şu veya bu şekilde herkes kabul ediyor. En azından AKP’nin baraj altı kalabilecek bir HDP’nin milletvekilliklerini gasp etmesiyle olası bütün sorunlardan uzaklaşabileceği kesin. (Zehir hafiyelerin şimdiden AKP-HDP koalisyonunun bağıtlandığını ve HDP’nin barajı aşmasının felaket olacağını söylemelerinin bir tek anlamı var: Onlar gasp edilen milletvekillikleriyle AKP’nin tek başına iktidarının mücahitleridir!)
 
Öte yandan HDP’deki oy yükselişi, bileşimindeki bütün karmaşaya, yani esas olarak mütedeyyin Kürtlerin AKP’den koparak HDP’ye yönelmesinin ağırlıklı olarak barajı geçmesini sağlayacağı gerçeği, HDP’nin baraj altında kaldığında genel olarak toplumsal muhalefette yaratacağı hayal kırıklığını gölgelememeli. Tabii esas olarak Gezi’den gelen bir rüzgârın HDP’yi havalandırmamasına dikkat çekmek gerek. Bunun kabahatini de HDP’ye yıkmak herhâlde çok hakkaniyetli olmaz. Ya Gezi böyle bir yeni yönelime can vermedi ya da Gezi’ciler de kendi içlerindeki sosyal şovenleri olağan görürken HDP’nin mütedeyyin kimi adaylarını bahane etmeyi siyaset sanmakta.
 
AKP’ye yönelik hoşnutsuzluğun esas olarak MHP’ye yönelmesi (yüzde 13’den 18’e bir yükseliş gözüküyor, yani 1999’daki oy patlamasına yaklaşmış durumda) hoşnutsuzluğun “sosyal” olmaktan öte “milli” ve açıkçası çözüm süreci bahanesiyle Kürtlerin yurttaşlık haklarına karşı bir mahiyet kazandığını göstermekte. Saadet Partisi ve BBP ittifakına gidecek bir miktar oy da hesap edildiğinde geleneksel milliyetçi muhafazakâr oy oranında büyük bir değişiklik olmadığını gösterebilir. CHP’nin yerinde sayması ve HDP’nin barajı büyük miktarda yine kendi öz tabanını genişleterek aşabileceği gerçeği sola doğru bir hareketliliğin pek fazla önemli olmadığını göstermekte.
 
Yeni Anayasa takıntısı içinde olanlar Anayasanın güç ilişkilerinden azade bir biçimde masa başında evrensel ölçütlerle hazırlanabileceğini sanmakta. Şimdilik ne MHP’nin ne de AKP’nin o kanaatte olduğunu hatırlatalım.
 
Bakara makaracıların yüce divanda yargılanması gerektiğini, merkez bankasının bağımsızlığını, Ak Saray’da bakanlar kurulu yapılmasını, şeffaflık paketini, Hakan Fidan’ın Dışişleri Bakanı olmasını falan artık herkes unuttu, başta Ahmet Davutoğlu. Davutoğlu Kâbe’nin koordinatları üzerinden siyaset yapmayı kendisine atfedilen yüksek entelektüel çapa uygun bulmuş olmalı.

 
İstikrar: Kurumlar lime lime…
 
Bir siyasal rejimi istikrarlı kılan bir dizi unsurun başında kurumlarının birbirini zedelemeden işlemesi gelir. Güçler ayrılığı meselesi bir yana, örneğin adalet mekanizmasının baskıcı olması değil keyfe keder işlemesi istikrarsızlığın bir göstergesidir.
 
Bugün Türkiye’de dinleyicisi herhâlde CHP’ye pek yatkın olmayan (MHP olsa neyse) TOBB toplantısında Kılıçdaroğlu gibi milleti galeyana getirme becerisi fazlasıyla sınırlı olan biri “Adalet var mı” diye sorduğunda pek çıt çıkmıyorsa bunun bir diğer anlamı kurumlarda çalışanların da artık kendilerini güvende hissetmedikleri bir dönemde yaşıyor oluşumuzdur. En sağlam kurum diye takdim edilen ordudaki çözülmeler neredeyse darbelerde, kirli savaşta yapılanları unutturacak mazlumluklar doğurmuşken, polis teşkilatı hallaç pamuğu gibi atılmış, adalet nama yazılı bir hizmet haline gelmiş bulunmakta. Eğitimin onca yılda aldığı mesafe ise içler acısı. Öğrenciler okuduklarını anlamaktan aciz!
 
Yine de büyük bir pazarlama marifetiyle yüzde 40–45 aralığında bir AKP’den söz edilebiliyorsa, bunun hikmetini yükselen milli gelirde aramak mümkün değil. Ortalama büyümenin de altında kalmış bulunuyor ortalama AKP hükümetlerinin becerisi. Ancak şu veya bu şekilde AKP döneminde durumdan nasiplenmiş olanlar kazanımlarını kaybetmemek için bir kez daha AKP’ye sarılmakta.
 
AKP’nin kıl payı da olsa yeniden hükümet olması halinde önceki dönemi mumla aratacak bir baskı dönemi gelecektir.

 
İttifaklarına ve kendine ihanet eden bir AKP mi?
 
AKP iktidarını perçinledikçe, beklenmedik bir biçimde hükümet olması üzerine kurmak zorunda kaldığı ittifakları artık gereksiz görerek, Erdoğan’ın patronajında yeniden yapılandı. Tarihin sunduğu lütfu kendi marifeti sanarak, tam da aslında daha geniş ittifaklara ihtiyaç duyduğu koşullarda, içte ve dışta alabildiğine merkezileşen ve şahsileşen bir siyasetle kendi tabanını konsolide etmekle sınırlı bir perspektifle yürüyen Erdoğan “rıza” yerine “biat” mekanizmalarına bel bağladı.
 
Müttefiklerin en kıytırığı sol liberaller tam da AKP’ye demokratik devrim yaptırmışlarken ve de artık geriye solu mevcut haliyle tarihe gömüp sosyalizmi yeniden tanımlanmak gibi bir görevle donanmışken kerameti kendinden menkul düşünürlüklerinin ıskartaya çıkarıldığına tanık oldular. Şimdi kimsecikler ve elbette öncelikle kendileri o günkü yazılarına dönüp de bakma zahmetine katlanamıyorlar.
 
AKP’nin kemik seçmenine doğru kapanması ”yeni dönemin” karakteri gereğiydi. Ancak olayları hızlandıran ve AKP’yi daha çıplak hale getiren Gezi olayları oldu. Daha Gezi’nin ilk günlerinde gidişatın vahametinden ürken Erdoğan içe kapanma politikası gütmeye başladı. Aslında toplumsal ve siyasal gelişmeler açısından manevra alanı 2000-2009’a göre daralan AKP çaresizliğin taktiğini üretiyordu. Yeni kesimlere ulaşmak için gerekli sosyal politikaları yürütebilecek imkanlar yerinde sayarken yürütülen neoliberal politikaların (iç ve dış güvenlikten diğer alanlara kadar) maliyetinin artması kendi hükümet olma koşullarını anlamaktan aciz olan AKP yönetimini ufuksuz bırakmıştı. Gezi ve ardından yolsuzluklar AKP’yi geriletmemişse de karizmasını fena çizmişti.
 
Böylece AKP “ideolojik” olarak kendini bütün prizmalardan sıyırarak çok çıplak bir hale getirmiş bulunuyor. Şu veya bu şekilde kendi dışlarındaki kesimler için de anlamlı gelebileceğini iddia ettikleri herhangi bir toplumsal veya demokratik bir vaat bile görülmüyor. Kabaca Erdoğan’ın reisliğine tevkif olmuş ve onun Başkanlık iddiasının dışında herhangi bir iddiayı taşıma kapasitesine sahip olmayan bir AKP ile karşı karşıyayız. Başkanlık başlı başına bir strateji olarak sunuluyor.

 
400-330-276: Ya sonra?
 
Erdoğan açık artırmaya 400’den başladı, nerelere razı olduğu kısa zamanda meydana çıktı. Binali Yıldırım’ın “off the record” olduğunu söylediği “azınlık hükümeti ihtimali” bütün tartışmalara tuz biber ekti. Koalisyon tartışmaları ise İngiltere’deki bahisleri kıskandıracak bir çeşitlilikte gidiyor. Bütün gerilim ve çatışmaların bir gösteri olduğu, AKP ile HDP’nin çoktan anlaştığına inananlar ise kendi zihniyet dünyalarını baraj altı kalmış bir HDP ve onun mebuslukların toplamış bir AKP ile barajı aşmış bir HDP ile AKP ittifakına sıkıştırmış vaziyette. Seç beğen al!
 
Kendilerini müthiş enternasyonalist sanan muhteremler de böylece bütün milliyetçiliklerin ittifakı karşısında hakiki devrimci kutbu temsil etme hakkına kavuşmuş olacaklar!
 
AKP ise HDP’ye yükleniyor, ama Davuoğlu’nun “ben Osmaniye’de Bahçeli’yi yuhalatmam” sözünde özetlenen hem MHP tabanına seslenen hem de seçim sonrasında MHP ile köprüleri yakmayan bir politika izliyor.
 
Merkez sağ geleneğin (Menderes, Demirel, Özal ve biraz karikatürümsü de olsa Erbakan) “proje” ile “büyüme” arasında kurduğu takıntılı bir bağlantı vardı. Erdoğan yukardakilerin hepsinden çok bu proje imalatçılığının şahikasına varmıştı. İkinci İstanbul Boğazı vs.’den vazgeçtik daha 2011 beyannamesinde kelle başı 25 bin dolarlık hedef bile kendi hesaplamalarına göre 2008’den beri olduğu yerde sayan “milli gelir” için iyi bir örnek.
 
Erdoğan “Üç yıldır ekonomide patinaj yapıyoruz” diyor. Aslında kişi başına milli gelir 2008’den bu yana patinaj yapıyor. 2023’de 25 bin dolarlık milli gelire ulaşmak için kendi ifadesiyle “biz bu seçimlere kadar kişi başına milli geliri 15 bin dolara çıkarmayı hedeflemiştik.” Sonuç: 10 bin dolar batağı!
 
Erdoğan hükümet politikalarına herhangi bir sorun görmemekte ki Başkanlık meselesine işi bağlıyor. İyi de hedef konduğunda veya işler kendilerine göre iyi gittiğinde başkanlık diye bir şey yoktu ki!
 
Yeni bir anlatı olarak sunulması gereken Yeni Türkiye ise boyası iyice dökülmüş bir zihniyetin ürünü olarak alıcısız. Elinde Kürtçe Kuran ile Kürtleri kandırmaya çalışan Erdoğan tapusunun kendinde olduğunu iddia ettiği çözüm sürecinin ne hikmetse ve her nasılsa seçim beyannamesinden nasıl kaydığını bile anlatmaktan aciz!

 
Seçim: Bu daha başlangıç
 
7 Haziran seçimlerinde AKP sahneyi terk etmeyecek. Ancak HDP barajı geçtiği takdirde sonun başlangıcı için bir gedik açılacak. Hoşnutsuzluğun yörünge değiştirmesi, yani MHP’ye yönelen kesimlerin acil taleplerinin gerçekleşebilmesi için toplumsal muhalefet güçleri kendilerini daraltacak her türlü ilişkiden kaçınarak geniş kitlelerin kendi siyasal deneyimlerini çoğaltacak mücadele biçimleri geliştirmeleri gerekir. Seçim vesilesiyle ortaya çıkan gerilimleri geride bırakacak gerçekten çoğulcu ve aşağıdan bir muhalefet örgütlenme ihtiyacı yakıcıdır (partilerin önce karar aldığı sonra meclis toplantılarının yapıldığı bir tarz değil). Böylesi bir muhalefet bir duruş-bakış pozisyonları yerine çok daha somut hedefler edinmelidir kendisine. Örneğin dün DİSK’in savunduğu ve kimine göre uçuk gözüken 1800 liralık asgari ücret talebi, CHP’nin 1500 ve MHP’nin 1400’lük önerileriyle ülke ölçeğinde tartışılabilir bir öneri haline gelmiştir. Sosyalist sol örneğin asgari ücret meclisleri kurarak böylesi bir öneriye kitlesel bir katılım sağlayabilirdi.
 
Birleşik Haziran Hareketi seçim gerilimini geride bırakıp böylesi inisiyatiflere önayak olur ve başka katılımları da sağlama becerisi gösterirse açtığı yolu genişletme ve sürdürme imkânına kavuşur. Bunun için kendi dışında somut talepler çerçevesinde birlikte çalışabileceği kesimlerle de ilişkiler kurmak zorundadır.

 

(Bu yazı Yeniyol’un Mayıs-Haziran 2015 tarihli 14. sayısında yayınlanmıştır)